Tarihi Kırıntılar beni neden üzdü?
Artık ayaklarımı tamamen çıplak bırakmadan yazamıyorum. Çünkü yaşlandıkça yarı düz tabanlık bir maraz olarak kendisini hissettiriyor. Bu…
Tarihi Kırıntılar beni neden üzdü?
Can’a göre şairler kendilerini fazla seviyor, fazla önemsiyordu. Ancak kalem ellerindeyken diğerkam olabiliyorlardı, tabii eğer iyi şairlerse. Kalemi bıraktıklarında gerçek hallerine dönüyor, istediklerini elde edemeyince ağlayan, elde edince sıkılıp yeni şeyler isteyen birer çocuk oluyorlardı. İsimlerini duyurmak, ün kazanmak için kolayca eğilip bükülüyorlardı oysa onlara sorsanız son derece kişilikli ve ilkeliydiler. Toplum tarafından dışlanıyor, hatta cezalandırıyorlardı belki ama bu da onlar için bir övünme vesilesi oluyordu. (s.96) (Son cümledeki yazım yanlışı bana ait değil.)
Artık ayaklarımı tamamen çıplak bırakmadan yazamıyorum. Çünkü yaşlandıkça yarı düz tabanlık bir maraz olarak kendisini hissettiriyor. Bu sabah kalan son elli sayfaya başlayıp saat sekiz gibi bitirdim Barış Bıçakçı’nın son kitabı Tarihi Kırıntılar’ı. Pazartesi akşam altı sularında Beyoğlu Mephisto’dan almıştım kitabı, kırk sayfa o gün okudum, salı günü bir yüz sayfa Beyoğlu Ziba’da okuyup bu sabaha gelebildim. Kurmacaları ne kadar sürede ve hangi miktarlarda okuduğumuz önemlidir. Her ne kadar kurmaca eserlerin zaman hakkındaki iddiası sinema sanatındaki kadar olmasa da önemlidir. Romanım çıktığında okurların kitabı bitirip bitirmedikleri eğer bitirebildilerse ne kadar sürede bitirdikleri, beğenip beğenmediklerinden daha önemliydi benim için. Hep bunu sormuştum.
Bu eser bende yazmayı planladığım eseri iptal etme hissi uyandırdı diyebilirim. Geçen Temmuz’un başında yeni bir romana başlamıştım, genç bir çiftle karşılaşıyordum sürekli, çiftin az ünlü olan beni tanıyıp tanımadıklarını anlamakta güçlük çektiğim için göz teması kuramıyordum. Bir ara bir şey oldu, neyse. O meseleyi yakınlarım bilir. Kafayı takmıştım ve yazacaktım. Ama Barış Bıçakçı o çifti yazmış (sf 27-s31), benim de romanın içine etmiş oldu. Bence iyi oldu, zaten o meseleyi yazacak üslubu bulamıyordum sekiz aydır, kurtardı beni. Bu arada konu açılmışken belirteyim, OBG’yi yazarken de bir kitapçıya girip okunabilir bir roman almayı murad ederek yazmıştım, bir gün bir kitapçıya girip gerçekten de neşeyle kendi kitabımı aldım. İşte okunabilir bir roman dedim. Çünkü o ara hayran olduğum isimler (Barış Bıçakçı, Murat Uyurkulak, İlhami, vd) uzun zamandır kitap çıkarmıyorlardı, canım sıkılıyordu. Yoksa benim romancılık gibi bir iddiam yoktu, zaten kendimi başka mecralarda zevkle arz ediyordum. (Az ünlünün rezilliği biter mi, bitmez.) İlk paragrafta zaman dedik, ikinci paragrafta da şimdi ve buradalık diyelim: Yazılması gerekeni yazan biri iyi yazardır, Umut Sarıkaya gibi. Yeni kitabımı iptal edecek kadar güzel şeyler yakalamış Barış Bıçakçı. Ayaklarım üşüdü, terliği tekrar giyiyorum.

Sibel Filmi’nde Damla Sönmez
Can Aladağ, her zamanki Barış Bıçakçı karakteridir. Bu üzücüdür. Bacısının evden bir şair için kaçtığını düşünüp üzülüyor. Tüm aile perişan oluyor. Sonra büyüyor ve gazeteci oluyor, hep ablası Meral’i düşünüyor. Aile ise sapıtmaya başlıyor, dergi dergi müstear isim kovalayan anne, şiir için dayak yiyen baba, kendini birçok insana rezil eden Can. Biz bu hikâyeyi biliyoruz. Vürt olduğunu aniden fark ettiği için aniden ortadan kaybolan evlatların yüzyıllık ulusalcı aileyi nasıl da Vürtleştirdiğini bazı yaşanmışlıklardan biliyoruz. O ailenin kaç yüz mezar kazdırdığını… Katilinin devlet mi yoksa örgüt mü olduğunu bir türlü anlayamamalarını… Ne ise ne diyorum. Metafora duyduğum baki hürmetten dolayı oradaki şair peşinden kaybolmalara falan artık daha fazla dokunmuyorum. (Aynı imge yani Vürt imgesi, dağdaki kurt diye aktarılmıştı yeni bir Türk Filmi olan ve Damla Sönmez’in karakteri harika canlandırdığı Sibel’de, filmin sonunda dağda kurt yok diye bağırıyordu Sibel.) Can ise tam bir enayi gibi yazdığı kültür sanat yazılarının ablası tarafından muhakkak okunduğunu hayal edip sevinirken bir yandan da ergenken onu kapı deliğinden gözlediğini hatırlayıp hicap duyuyor. Hatta sevgilisi Yeşim’in fiziksel olarak ablasına benzememesinden de garip bir rahatlık duyuyor. (s.95) Can’a göre ablası, peşinden gittiği şairle mutlu bir hayat kurmuş ve boş zamanlarında kitap eki okuyan biri. Her ne hikmetse, nasıl bir çiğ süt emdiyse ailesinin düştüğü duruma uzaklardan çirkince gülen bir aile ferdine herkes özlem duyuyor: Absürt. Demek ki şairin peşinden gitmemiş. Tanrı anlatıcı bizimle eğleniyi.
Tanrı anlatıcı dışında bir de Can’ın yazığı kısımlar var. Hikaye bir bölüm Can’ın 1992’den 2017’ye tarihsel gelişimi ile diğer bölüm Can’ın şairlere yaptığı söyleşi kitabı için buluşmaları ve bu buluşmalardan sonra onların anlattıkları üzerinden yazdığı hikayelerle ilerliyor. Kısa hikayeli bölüm ise 2014 Nisan’dan başlayıp 2017 Ekim’e kadar devam ediyor. Arada kesişmeler var. Bu tarz tekdüzeliği azaltmış fakat özellikle romanın yarısından sonraki sıkıcılığa mâni olamamış. Zaten romanlar sona doğru maalesef hep öyle olmaz mı? Yayınevinin payıdır oralar çünkü. Yayınevi sahipleri genelde son kısımları okumaya bayılır, keşke oraları sadece onlar okusa, bize de bir kesme payı bıraksalar yazarlar. Şakalarım nasıl efendim, güzel mi? Fakat son beş yüz eleştiri yazımda altını çizdiğim gibi yine bu romanda hikaye yok. Merak etmiyoruz karakterleri, nelerle karşılaşacağımızı… Sadece güzel güpgüzel bir cümle daha gelecek mi diye devam ediyoruz. Üzülüyoruz. Ehven-i şerdir, başımızın üstünde. Hüseyin Kıran, Ayhan Geçgin gibi amatör filozof olamadıkları için roman yazan yazarların tam karşısında Barış Bıçakçı’yı bir romancı olarak savunmak durumundayız. Barış Bıçakçı’nın aforizmalarına katlanmak artık bir zorunluluk haline geldi dar-ul harb’te. Anlıyor musunuz? Sayfaları hızla ve kah neşe kah da hüzünle geçip roman okudum heyecanlandım demek zorundayız. Filozoflanmak için de filozof okumalıyız.
Romandan bazı parçaları yazının sonuna yapıştırmak bir eser tanıtım yazısının en güzel yeridir. Fakat bunu yapmadan özet de geçilir: Bıçakçı bu eserinde şairlik personası (üff bıktım bu kelimeden bundan sonra ben de İsmail Pelit gibi şahsiyet diyeceğim) denen rezil iğrenç yaratığın ipliğini pazara çıkarıyor. Şairlik şahsiyeti bizim bıktığımız bir şahsiyet. O mistiklikler, o nazlanmalar, o gizem, karikatür… Gayet güzel bir intikam olmuş. Ağzımızın payını almış bulunuyoruz. Üzülüyoruz.
Öyle ya da böyle küflenecektim çünkü şairlerin en iyi bildiği şey budur: Duyguları anlatmaya çabalarken, duyguları anlatmak için kendilerini donatırken duygusuzlaşmak ve küflenmek. Hiç kimseye, hiçbir şeye yakın olmamak. (s.29)
Serap, beni şair olduğum için değil basitçe erkek olduğum için sevsin istiyordum. (s.74)
İnanç Avadit’in anlatıldığı bir kısım:
Abim yıllardır çeşitli sektör dergileri için takma isimlerle yazılar yazar. Bir bakmışsınız bir emlak piyasası dergisinde “Yatırımcıların İştahını Kabartan İlçe” başlıklı bir yazı yazmış, sonra bir bakmışsınız özel bir hastanenin dergisinde Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılan bilişsel yöntemleri anlatıyor. (s.116)
Cihat Duman, 13.03.2019, 13:25, Bomonti
메타데이터
- post_id
- b9ef5d4b1683
- slug
- tarihi-kırıntılar-beni-neden-üzdü-b9ef5d4b1683
- url
- https://medium.com/@ridvancihat/tarihi-k%C4%B1r%C4%B1nt%C4%B1lar-beni-neden-%C3%BCzd%C3%BC-b9ef5d4b1683
- canonical_url
- https://medium.com/@ridvancihat/tarihi-k%C4%B1r%C4%B1nt%C4%B1lar-beni-neden-%C3%BCzd%C3%BC-b9ef5d4b1683
- author_url
- https://medium.com/@ridvancihat
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-29 18:51:22