← Back to list

Hallo!

Dönüyorum.

Dilara · 2025-05-26 19:39 · 0 claps · 8.2 min read
#almanya #seyahat #günlük #journal #gezi
Open on Medium ↗

Hallo!

Dönüyorum.

Gelmeden önce durup bu anı düşünmüştüm, kafamdaki planlar susmayınca sıklıkla yaptığım bir şeydir. Şimdi o düşündüğüm anın içinde, gerçekten de çok hızlı geçip giden bir hafta, anılarım, öğrendiklerimle, tazelenmiş ve ibret almış bir halde, dönüyorum.

Uçağın kalkma anını seviyorum. Henüz uçak yolculuğundan bıkacak kadar yaşamadım sanırım.

Uzun boylu sarışın renkli gözlü insanlar hayal etmiştim (görsel şölen). Maalesef fenotip çok karışmış, hayalimdeki Alman görünümlü Alman sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. (Bkz: akla mantığa katiyen uymaması ama Hitler için üzülmek)

Bunu ilk sayıyorum. En azından birilerine yetki verip onların yönlendirmesini beklemek yerine ipleri elime aldığım ilk. O yüzden bulduğum boşluklarda yazdım sürekli. Daha bir sürü şey var, umarım unutmadan kayda geçiririm onları da.

Sonne çalıyor. Yeterince Almanca duyamadığım için akşamları televizyon açtım. Çünkü sokakta Türkçe, Arapça, İngilizce konuşan birçok insan var, Almanca konuşan az. Almanlar pek konuşmadığı için de olabilir bilmiyorum.

Berlin ve Hamburg’u Münihten ayıracağım. (bir sen eksiktin diyeceksiniz) Çünkü her ne kadar gezdiğim yerlerden çok etkilensem, hatta Berlin’de çok güzel bir dost edinmiş olsam da bu iki yerde hayat yokmuş gibi hissettim. Nüfus çok karışık, sokaklarda insan sayısı çok az, kimse konuşmuyor, gülmüyor. Evet bana gülümsemenizi beklemiyorum, başörtülü olmak zaten beni farklı kılıyor, orada yaşayan başörtülü kadınlara da benzemiyorum, her anlamda buradan olmadığımı lisan-ı hâlimle anlatıyorum; ama en azından birbirinize gülümseseniz, konuşsanız, selamlaşsanız? 3€’ya kahve alabildiğiniz bir yerde bu kadar hayattan nefret etme sebebiniz nedir?

Normalde telefona yazmayı hiç sevmem. Acil çıkış kapısında oturduğum için her şeyim baş üstü bagaj kısmında. SİHAT defterimden çok uzağım (1 mt)

Bütün Almanya’nın böyle olduğunu düşünmüştüm, neyse ki Münih’e gitmişim.

Vize için başvururken plan yapacak manevi huzura sahip olmadığım için Google’a Almanya gezi rotası yazıp önüme ilk çıkan Berlin başlangıçlı Münih bitişli planı seçmiştim. Sonrasında mesafeyi fark edince Münih’e gitmenin bir hata olup olmadığını sorguladım ama en çok burası için iyi ki diyeceğim.

Şehirlerarası tren hatları muazzam. Hem çok basit hem de her yere neredeyse her saat ulaşım var. Trenler de çok konforlu. Şehir içi ulaşım, biletler vs biraz karışık ama uygulamalar yardımıyla çözülemeyecek gibi değil. Aslında toplu taşıma kullananların sayısı oldukça az. Hafta sonu da dahil araçlar asla kalabalık olmuyor; çünkü herkes bisiklete biniyor. Araç, yaya, bisiklet yolları ayrılmış. Bisiklet yolunun olmadığı bir cadde görmedim. Bazıları üç tekerlekli bisikletlerin ön taraflarındaki sepetleri çocuklarını taşımak için kullanıyor, çok şirin.

Trafik düzenini sevmedim. Dörtlü kavşağın bir kolundaki gidiş dönüş yolda gidişe kırmızı, dönüşe (ona komşu olan yoldan gelen araçların dönüşüne) yeşil yanarken aynı caddeden karşıya geçen yayaya da yeşil yanıyor. Siz karşıya geçerken sizi bekliyorlar ancak arkada dönüş yapacak kişiler trafik oluşturmuş oluyor. Kimse bu durumdan rahatsız olmuyor, benden başka karşıya koşarak geçen kimse yoktu tabii.

Her yerde inşaat var. Tamamlamaları çok uzun sürüyormuş (içeriden bilgi). Biraz can sıkıcı ama inşaatların kapattığı yollarda yayalara yer ayırmışlar, kafanıza tuğla düşmeden rahatlıkla yürüyebileceğiniz alanlar var, değer verilmiş hissediyorsunuz.

Elde su taşır gibi bira ya da kola taşıyarak gezmek normal. Bir şeyler içmek ayrı bir aktivite değil de bir yerden bir yere giderken aradan çıkartılması gereken bir iş gibi. Bir de bakkalların önünde ayakta dikilip masalarda karşılıklı içme adetleri varmış, o kadar restoran, bar varken burayı tercih ediyorlarmış. (zevkler vs renkler)

Daha uzun uzun anlatacağım şimdiden uyarayım.

Kaldığım oteller şehirlerin merkezinde, gezilecek yerlere çok yakındı. Odalar gerçekten güzel ve tertemiz, Türkiye’ye göre fiyat olarak çok uygundu. Personeller güler yüzlü ve ilgiliydi. (ilgili mecralarda yüksek puanlar verildi)

Neredeyse her yeri yürüyerek gezdim. Mümkün olduğunca çok insan görmek, hayatlarını gözlemlemek istedim. Zaten gezilecek yerlerin neredeyse hepsi yürüyerek birbirine yakın. (24 km yürümüş olmam bu durumu değiştirmiyor)

Tarihi yapılarını ne kadar güzel koruduklarından, inanılmaz ihtişamlı kocaman binalar inşa ettiklerinden, tarih sahnesindeki yerlerinde gurur duymadıkları noktalarda bile varlıklarını korumalarından, şehir planlarının düzeninden ve güzelliğinden bahsetmesem de fotoğraflardan bunları anladığınızı düşünüyorum.

Türk, Tunuslu, Amerikalı, Arap, Çinli, Alman… bir sürü insanla tanıştım, daha iyi dil bilmemek canımı yaktı, günlük konuşmadan ötesine geçemedik. Belki Bursa’ya davet edecek bir sürü dostum olabilirdi.

Sayımız çok. Özellikle Türklerin yaşadığı bir sürü bölge var. Kimliğimizi kaybetmemişiz; ama Almanlarla kaynaşmamışız da pek. Herkes kendi bölgesinde huzurla büyüyor gibi. Canım çok yanarak söylüyorum ki Türk ve Müslümanların çoğunlukta olduğu mahalleler güvenlik açısından daha sorunlu. Böyle konularda huzursuz olma eşiğim çok düşük değildir, başka hiçbir yerde güvensiz hissetmedim.

Yeni bir hobi edindim: market gezmek. Salata açık büfesinden smoothie standına, bir sürü farklı çikolatadan sağlıklı ürünlere çok zengin rafları vardı. Maalesef fiyat algımı kaybettim (ülkece kaybetmemişiz gibi) bir yerden sonra 40’la çarpmayı bıraktım. Kart ekstreme bakmaktan korkmuyor değilim.

Döner Türkiye’dekinden güzel diyorlar, doğrudur. Gemuse döner diye bir şey var, sebzeli demekmiş, gerçekten içine bir sürü sebze sos vs koyuyorlar, çok lezzetli. (yine de bana kalırsa bunun burada bu kadar güzel olması başka yiyecek bir şeyleri olmadığından)

Antep sofrası, Urfa kebap, Antalya tantuni… bir sürü Türk restoranı vardı. Helal food restoranlarının sayısı da çoktu; ben bunlardansa buradaki halkın yediği yerleri tercih etmek istedim, tek seçeneğim vegan olmaktı tabii.

Vegan kardeşlerimle biraz empati yaptım (zaruret) ve hür iradesiyle böyle beslenen insanların araştırılması gerektiğine karar verdim.

Girdiğim müzelerin hepsinde biletleri kağıt olarak verdiler. Ve ben iflah olmaz bir istifçi olarak hepsini sonsuza dek saklayacağım.

Göz teması kurabildiğim herkese gülümsedim. Anne babasından çekinmeyeceğim birkaç çocuğa bayram şekeri verdim. (misyonerlik desen var)

Gördüğüm bütün Müslümanlara selam verdim, bazıları benden önce davrandı ve çok mutlu oldum.

Münich Residens’ın yakınlarında yolun karşısından her yeri Filistin bayraklarıyla donanmış bir üç tekerlekli bisiklet geçiyordu, görünce ister istemez gülümsedim, adam da bana selam verdi, duygularımı hissetmiş olacak ki Free Palestine! diye bağırdı yanımdan geçip giderken, yumruğumu havaya kaldırarak katıldım ona. Son yaşananları düşündüm, boğazıma bir şeyler düğümlendi.

Almanlar hep zalimdi gözümde; ama onlara da çok zulmedilmiş. Kendi yöneticileri yüzünden çoğunlukla, ama savaş bu değil mi zaten? Kadınlar, çocuklar, masum insanlar vahşice öldürülmüşler. Hamburg II. Dünya Savaşı’ndan sora neredeyse baştan kurulmuş. Savaşın acıları hala dinmemiş, izleri silinmemiş. Müzelerde bu ruhun canlılığı beni bile açıp tarih okumaya, araştırmaya sevk etti. Prusya, Naziler, II. Dünya Savaşı, Almanya’nın defalarca dağılıp sonra tekrar küllerinden doğması…

Aslında insanlar öyle yansıtıldığı gibi inançsız değil. Yani uzak değiller kiliseden. Her gezdiğim kilise doluydu, herkes hayranlıkla geziyor, bir yandan ibadet ediyordu. Yanlışlıkla bir kiliseye ayin sırasında girmişim, saflar sıklaşmamış olsa da her yer dolu görünüyordu. (dışarı çıkıp iman tazeledim) Herkesin iman etmeye, teslim olmaya, Rabb’e sığınmaya ihtiyacı var. Onlar dua ederken (şarkı söylüyorlardı) ben de arkalarından onlara ettim (müziksiz) Allah doğru yolu, fıtratı buldursun ve sırat-ı müstakim üzere ölmeyi nasip etsin, hepimize.

Son günümde Münih’te Nymphenburg Sarayı’nı gezdikten sonra (adını doğru yazmışım bir hafta daha kalsam A2 Almanca cepte diyebilir miyiz) Hirschgarten’da yürüdüm. Gerçekten bahçe ama kocaman bir bahçe, orman aslında. Mangal yakmak dahil her şey serbest ama kimsenin öyle bir derdi yok. Aslında çok kalabalık; ama şehir merkezinde olmasına rağmen alan o kadar geniş ki herkese kocaman mahremiyet garantili bir alan düşüyor. (ve ülkenin her yerinde bunlardan çokça var) Hava sıcacıktı, güneşlenen, köpeklerini gezdiren, birlikte uzanan, sarılan, kitap okuyan, yürüyüş yapan, bisiklet süren insanlar vardı. Bir süre durup izledim. Berlin ve Hamburg’ta da böyle alanlar var ama kimse yoktu. Orada insanlar gülümsemiyor, sarılmıyor, birbirlerine güzel şeyler söylemiyorlardı. İnsanların birbirine olan muhabbetlerini aleni olarak yaşamalarını genelde samimiyetsiz bulan ve pratikte çok da duygu aramayan sert sayılabilecek biri olan benim için bile bu şehirler huzursuz ve ruhsuzdu. Münih’e adım attığım anda bu huzursuzluğumun geçtiğini hissetmiştim, birkaç saat içinde neden böyle hissettiğimi anlayacaktım.

Hirschgarten’da çimenlerin üzerinde namaz kıldım. Acaba ne yaptığımı anlayacaklar mı, acaba birileri bunu bir saldırı olarak görür mü diye merak etmiştim. Kimse dönüp bakmadı bile. Üç yıl İzmir’de yaşadım. Alsancak’ta çimenlerin üzerinde namaz kılsam ne olurdu diye merak ettim.

Bir sürü müze, kilise, saray, tarihi yapı gezdim. İki üç tane ufacık camii vardı, onlarla bağ kurdum. Camiiler alt katı yemekhane, üst katları da Kur’an kursu olarak dizayn edilmiş. Hafızlık yapan kızlarla tanıştım. Ezan duymayı özlediğim için vakit namazında gittim; ama bomboştu. İslam uğrayamamış buralara, canım yandı çok.

Yaşanır mı?

Beni sorarsanız dönüş tarihimin belli olmadığı bir denklemde, ezan okunmayan, camii bulmak için 7947464 km yol gitmenin gerektiği, haramın böylesi normal olduğu, yılın daha büyük diliminde güneşsiz ve soğuk (tabii bu kısmına denk gelmesem de öyle diyorlar), kişisel temizlik konusunda oldukça ilkel, camiiler en erken 10’da açıldığı için sabah namazının cemaatle kılınmadığı (bilen bilir cemaatle sabah namazı kılmanın huzuru çok başkadır, nimettir, dertlere deva ruha şifadır), sokakta kedi sevemediğiniz (göremiyorsunuz da), canınız istediğinde avlusunda dertlenerek ve Allah’la konuşarak yürüyeceğiniz bir ibadethanenin olmadığı (kiliseleri sayamıyorum), insanların insanlardan çok köpeklerle dost olduğu, serpme kahvaltının henüz icat edilmediği, her yemekten önce helal olup olmadığı endişesi taşıdığım, Türklerin ve Müslümanların ikinci sınıf sayıldığı (oradaki halkın genel tavrı bu şekilde olmasa ve bireysel olarak yansıtılmasa da genel algı ve politika anlamında) bir ülkede yaşamak istemem.

(Siz cümlenin başını unutsanız da şair burada tekrar gelir gezerim ya da bir süre çalışıp dönebilirim de demek istemiş)

Her türlü karmaşıklığına, kuralsızlığına, sistemdeki major çatlaklara rağmen ülkemi, vatanımı, milletimi çok seviyorum. Batılı insanlar batılı oldukları için bizden daha iyi değiller. Ellerindeki imkanları daha iyi değerlendirdikleri, değerlerine sahip çıktıkları muhakkak. Disiplinli olabilirler -kültürel olarak da öyleler- ama bizden daha çalışkan değiller. Tüketim kültürü asla bizim kadar değil. Kafeler dolup taşmıyor. Hepsi akşam 18.00’da kapanıyor. İnsanlar evlerine çekiliyorlar. Evet, bizden çok daha az çabayla çok daha fazla imkan elde ediyorlar.

Aşık olduğum beyaz Mercedes’in buradaki çok daha basit arabalarla aynı fiyatta olması canımı yakmıyor değil (ülkeye getirmenin vergisi arabanın fiyatından fazlaymış tahmin edebileceğiniz gibi, üşenmedim baktım)

Hekimlerin çalışma koşullarının çok daha iyi olması, muhtemelen daha az çalışarak daha fazla kazanabilmeleri, hem akademik gelişmeye hem sosyal hayata fırsatlarının olması bir şeyleri sorgulatmıyor değil.

Üzülmek ayrı evet, bazı imkanlara özenmek de başka ama bu dünyaya neden geldiğimi ve nereye gitmek istediğimi hatırladığımda (bkz: Dedublüman Sen Bilmezsin 1:40) bunlar çok da önemli gelmiyor. Burası dünya ve buraya heybemizi doldurmaya geldik. İki çiçek koklamaya değil “onu koparan elde kokusunu bırakan çiçek gibi” olmaya geldik. Sevmeye; ama en güzeli sevmeye, en güzel sevmeye, O’na kul olmaya geldik. Kendimizi güzelleştirmeye, şakilemizi bulmaya, onunla amel etmeye, varlığımızın hakkını vermeye geldik.

Lüks arabalara binebiliriz. Ama amacımız lüks arabalara binmek olamaz. Çok güzel evlerde oturabiliriz. Ama o evlerin hakkı verilmezse Mü’min için mezardan farksız olur. Belki de nasip olmaz, belki hiç sahip olamayız. O zaman da biliriz, duaya tek şekilde cevap verilmez, belki daha iyisini verir, belki bekletir cennette verir (dünyada Mercedes’im olmaz belki ama cennette beyaz atımın beni beklemediğini bilemeyiz değil mi)

Düzensizliğin içinde var olma çabamızı seviyorum. Bazı kuralların esnetilebilir olmasını seviyorum (sadece bazılarının). Akli melekelerimi sorgulayabilirsiniz ama 45 randevulu hasta varken 80 hasta bakmayı, günün sonunda hala gelen yaşlı teyze/amcaları kıramayıp onları da kabul etmeyi seviyorum. Çıkarken dua etmelerini seviyorum. Bana iltifat etmelerini seviyorum. Teyze/amca diyebilmeyi seviyorum (en çok teyzoooş demeyi seviyorum). Hastaları tatlı sert azarlayabilme hakkım olmasını seviyorum. Bize teslim olup sonsuz güvenmelerini seviyorum. Mesleğimi hakkıyla yapabilmek için sabah akşam deli gibi koşturmayı, hastaneden çıktığımda bütün enerjimi harcamış olmayı, bazen sağlığımdan olsam da itinayla yaptığımı hissetmeyi seviyorum. Sırtımda 8 kilo kurşunla 10 saat ter içinde bir sürü vaka yaparken gücümün sınırlarını zorlamayı seviyorum.

Allah’ın bana verdiği zorluklardan razıyım. (çoğunlukla hakkıyla sabredecek imana sahip olmasam da) O zorluklarla beraber gelen kolaylıkları, zorluk sayesinde elde ettiğim güzellikleri seviyorum.

Üniversite dönemimde yurt dışını çok ciddi bir şekilde düşünmüştüm; sonra kardiyoloji gibi invaziv bir branşı bu kadar az sayıda vaka yapan yerlerde öğrenmemin mantıksızlığına kanaat getirmiştim. 20 yaşındaki kendimi feraset ve basiretinden ötürü tebrik ederim.

Check-in saatinden önce (8 saat) otele varmama rağmen odamı hazırlayan ve kullanmama müsaade eden -normalde ek ücret talep ediliyor- otel çalışanları, Allah sizleri İslam’la şereflendirsin.

Yemek yiyeceğim her yerde sadece ekmek üstü yumurta ya da vegan salata bowl bile olsa içinde domuz eti/yağı ya da alkol olup olmadığını sorduğumda bana sabırla açıklama yapan, hatta olmadığına çok emin olduğunu ama yine de içim rahat etsin diye şefe söyleyeceklerini ileten dünya tatlısı garsonlar, Allah sizleri İslam’la şereflendirsin.

Münih’e giderken tren istasyonuna inen bir yürüyen merdiven/asansör bile yaptırmayan Avrupa’ya ve 20 kiloluk bavulumu aşağı taşımaya çalışırken bana asla yardım etmeyeceğine inandığım Avrupalılara içimden güzel dileklerimi iletirken bir anda yanımda belirip bavulumu taşıyan ve beni utandıran Hans abi, Allah seni İslam’la şereflendirsin.

Müze girişinde öğrenci olmadığımı söylememe rağmen bana indirimli bilet kesen abla, Allah seni İslam’la şereflendirsin.

Bir kelime İngilizce bilmemesine rağmen havaalanına gidecek metroyu bana adeta pantomim yaparak anlatan DB görevlisi abi, Allah seni İslam’la şereflendirsin.

Pasaport kontrol sırasında uçağına çok az kalan bir aileyi önüne geçirip yetişmelerini sağlayan Amerikan abi, Allah seni de İslam’la şereflendirsin.

Bu güzel topraklarda yaşayan, gezen tüm beşeri Mevla, Efendimiz (sav)’in ümmetinden eylesin.

Müslüman bir ülkede doğup İslami bilinç ile yetiştirilmenin kıymetinin farkında olduğumu düşünsem de bir kez daha yeterince şükretmediğimi fark ediyorum. Umreye giderken de en çok etkilendiğim şeydi, ben hak etmedim, nasıl edebilirim ki, Sen nasip ettin. Düşündükçe daralıyorum, nasıl yapacağız, bu nimetin şükrünü eda etme işini?

Bir sürü farklı insana, farklı hayatlara şahit oldum. Bol bol gözlem yaptım. Yeryüzünü gezdim, ibret aldım. Daha geniş bakmaya başladım. Kabuğumdan çıktım, güvenli alanlarımın dışını gördüm.

Hıphızlı geçti (TDK’da böyle bir kelime yok). Heybetli binalara, tarihe, sanata hayran kaldım; küçücük mescitlerle bağ kurdum. Hiç tanımadığım insanlara dua ettim. Yürüdüm, ölümden başka her yere yürüdüm. Sevdim. Çam kokusunu, kocaman ağaçları, ihtişamı, düzeni sevdim. Sabahın 6’sında bisiklet sürmelerini sağlayan motivasyonlarını sevdim.

Gördüğüm güzelliklere başkalarını da şahit kılmak istedim. Müslüman topraklarda yaşamanın güzelliğini hatırlatmak istedim. Hakkı, sabrı ve şükrü tavsiye etmek istedim.

Selam ile.


메타데이터
post_id
baa861cdfd5f
slug
hallo-baa861cdfd5f
url
https://medium.com/@draydiba/hallo-baa861cdfd5f
canonical_url
https://medium.com/@draydiba/hallo-baa861cdfd5f
author_url
https://medium.com/@draydiba
status
ok
fetched_at
2026-06-25 16:53:31