Sene 1992
Üzerinden çok uzun zaman geçmiş gibi görünse de, sanki daha az önceymiş gibi, hatta hala hep ordalarmış gibi görüşüme ve yüreğime kazılı…
Sene 1992

Üzerinden çok uzun zaman geçmiş gibi görünse de, sanki daha az önceymiş gibi, hatta hala hep ordalarmış gibi görüşüme ve yüreğime kazılı bir anım var…
Seneler önce, bir göz kırpması kadar süren bir an, nasıl oluyor da bu kadar candan, bu kadar haşmetli, böylesine unutulmaz ve böylesine eşsiz olabiliyor…?
Cevapları bilemiyorum, ama size o ‘an’ın hikayesini anlatmak istiyorum. Kısa ve sıradan bir hikayedir belki başkalarına, ama benim yaşadığım, bende kalan izleri olağandışıdır.
O öyle bir andı ki, hala ne zaman hatırlasam, nerde olursam olayım göğüs kafesimi titreten, çaresiz bir ağlamayla hep gelir oturur gözbebeklerime.
Lafı fazla uzatmadan, izninizle 26 sene öncesine dönüyorum…
Sene 1992, aylardan Eylül…
Zaman, elimize kalemi, kağıdı alıp sevdiklerimize hala mektup yazdığımız zamanlardı. Ankara’da üniversiteyi kazandığım seneydi ve okula başlayacağım günü büyük heyecanla bekliyordum. Sonunda o gün geldi çattı. Tüm ailenin gurur kaynağıydım, ama Neneciğim ve Dedeciğim için çok daha büyük bir gururmuşum; bunu sonraları çok daha iyi anlamıştım.
Düşünsenize, ilk torunsunuz, “ilk gözağrım” derdi Neneciğim bana. Benden sonra Kardeşim, ondan sonra da Dayım tarafından iki torun daha. Hepimiz gerçek anlamda Neneciğim ve Dedeciğimin ellerinde, evlerinde büyüdük. Teyzemin de üzerimizdeki hakkı asla ödenmez. Aynı evde onun da ellerinde büyüdük. Anne yarımızdan da öte olur kendisi.
Biz çocukken de öyleydi, tahminim hala aynıdır: Çalışan anne-babalar eğer şanslılarsa çocuklarına neneleri-dedeleri bakardı iş saatleri içinde. Güzel zamanlardı. Güzel derken, naif ve gerçek sevgi dolu zamanlardı. Çoğu zaman Annemiz ve Babamız iş çıkışında bizi almaya geldiklerinde, akşam yemeğimizi hep beraber yerdik. Bayramımız olurdu biz çocukların. Çocukken insan kalabalık aile ortamlarını hep sıcak ve eğlenceli buluyor. Ne oluyorsa bu doğallık ergenlik çağında bozuluyor. Benim hayatımda ise ailecek geçirilen zamanlar hep en değerli zamanlar olmuştur. Seneler boyunca da, Dedeciğim ve Neneciğim bizi bırakıp terk-i diyar eyleyene kadar, ne benim ‘ilk gözağrılığım’ geçti, ne de onların benim gözbebeklerim oluşu…Ne zaman canım sıkılsa, delikanlı yıllarımda ne zaman bir aşk acısı çektiysem, ve ne zaman huzura ihtiyacım olduysa soluğu hep onların evinde aldım. Her daim buzluğunda gül şerbetli eskimosu, buzdolabında bici bicisi, eğer kış aylarıysa talaş sobasının üstünde cevizli-tarçınlı kaynarı ve ıhlamuru hiç eksik olmazdı. Orda geçirebileceğim bir yarım saat sonrası bile hep huzurdu.
Neyse, dedim ya; daha kağıt-kalem ile birbirimize mektuplar yazdığımız günlerdi. Ne internet, ne de cep telefonu vardı. Üniversite’ye gittiğim ilk sene ben de Neneciğime ve Dedeciğime bir mektup yazmıştım. Daha sonra, belki 20 sene sonra Neneciğim o naftalin kokan, ve hep kilitli duran gardırobunda sakladığı, onlara yazdığım tek mektubu çıkarıp bana okuyunca şok olmuştum. Hatta beni ne zaman özleseler, Dedemle birlikte o mektubu açar okurlarmış. O anda hissettiğim tarifsiz pişmanlığı hiç unutamam. Hatta kendime küfretmiştim; onca sene içinde neden bir tanecik mektup daha yazmamış ve Neneciğimle Dedeciğimi sevindirmemiştim. Neden birkaç mektubu onlardan esirgemiştim?! O tek mektubu Neneciğimin elinde nasıl sevgi ve gururla tuttuğunu gördüğüm anı ölsem unutamam…Ancak, size hikayesini anlatacağım o ‘an’ bu an değil…
Tam olarak gününü hatırlamasam da, emin olduğum, o ‘an’ 1992 senesinde, Eylül ayının herhangi bir gününde yaşandı…Yaz aylarının son günlerinde Ankara’daki Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni kazandığımı öğrenmiştim, ve ailenin üniversiteye gidecek ilk torunu olarak hanede bayram havası estirdiğim için hem ben kendimle gurur duyuyordum, hem de ailemin benimle gurur duymasına seviniyordum.
Sonunda ayrıldığımda yaklaşık 10 sene yaşamış olacağım Ankara’ya gidiş hazırlıklarım birkaç hafta sürdü. Sonunda seyahat günü geldi çattı. Bazılarınız Eski Otogarı çok iyi hatırlıyordur eminim. Şimdiki yerinde Merkez Park olan, Müze’nin hemen arkasındaki külüstür otogardan bahsediyorum. İşte oradan Ankara’ya hareket edecek otobüsün en ön sırasından biletim alındı. Yola çıkmak için otogara geldiğimizde, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, sanki askere giden evin büyük oğlu gibi cümbür cemaat uğurlanıyormuşçasına kalabalık bir aile grubu vardı otobüsün başında. Ancak Neneciğim ve Dedeciğimin yaşları oldukça ileri olduğundan, ve sağlık sorunları da olduğundan onlarla bir gün önce evlerinde vedalaşmıştım. Diğer tüm aile bireyleriyle olduğu gibi, onlarla da sımsıkı sarılıp ağlaştımıştık. Birbirimizi çok özleyecektik. Ve ben tam otobüse binecekken, bana Neneciğim ve Dedeciğimin bir sürpriz planladıklarını öğrendim.
Plana göre, ben otobüsün en önünde oturduğum için, onlar da otobüsün geçeceği E-5 yoluna yakın oturdukları için yola çıkıp bana el sallayacaklardı.
Yakın dediysem, İstiklal Mahallesi’ndeki evleri, nerden baksan E-5’e en az 10–15 dakika yürüme mesafesindeydi. Hele bir de yaşlarını ve sağlıklarını aklımdan geçirince içim burkuldu, “Ya ne gereği vardı ki?!” lafı çıktı ağzımdan. Gerçekten ne gereği vardı. Ama eğer o sırada bilebilseydim, o ‘an’ın benimle birlikte bir ömür boyu kalacağını, ve beni otobüsün içinden görme ihtimallerinin çok düşük olmasına karşılık, bir ellerinde baston, bir elleri bellerinde anayola kadar yürüyüp bana el sallamanın onlar için ne kadar önemli olduğunu bilebilseydim keşke…Bilmiyordum ama. O ‘an’ın değeri bende daha sonra buldu kendini…
Otobüse bindim.
En ön sıranın koridor tarafındaki koltuğa kuruldum.
Dedeciğim ve Neneciğimi görebilmek için gideceğimiz mesafe Eski Adana Otogarı’ndan Eski İstasyon Polis Karakolu’na kadardı.
Tahminimce o civarda yol kenarında olacaklardı.
Otobüs hareket etti.
Tüm dikkatimi toplayıp yol kenarındaki insanlara bakmaya başladım.
Sonra birden aklıma geldi; ben onları tanıyorum ve kime bakmam gerektiğini biliyorum, onlarsa sadece otobüs firmasının adını ve yaklaşık hangi saatte geçeceğini biliyordu. Kim bilir ne kadar zaman önce yola çıkacak, ve kim bilir kaç tane otobüse hevesle bakacaklardı?! Belki o heyecanla benim bulunduğum otobüsü de kaçırmamak için başka otobüslere el sallayacaklardı. Acaba otobüsün ön camındaki yansıma yüzünden içeriyi ve beni görebilecekler miydi?!
Benim için onları görmek, onlara olduğundan çok daha kolaydı.
Otobüs ağır ağır ilerliyordu.
Sonra aniden orta refüjde ikisini gördüm uzaktan.
Otobüs ilerlemeye devam etti.
Onların birbirlerine yaslanmış halleri gözümde büyüdü.
Ellerim aslında istemsiz, ama gerçekte büyük bir coşkuyla havaya kalktı.
İki elim havada birbiriyle buluştu, sanki onlara sarılıyormuşum gibi.
Sonra tek elim kaldı havada.
Onlar otobüs firmasının adını okuyabilecek kadar biz onlara yaklaşınca ikisinin de eli havaya kalktı.
Otobüs daha da yaklaştı.
Yüzlerini gördüm, gülümseyen fakat bekledikleri otobüsün bu olduğunu anlamaya çalışan şaşkın bakışları vardı.
El sallamaya başladılar.
El sallamaya başladım.
Otobüs daha da yaklaştı.
Ayağa kalkıp ön cama yaklaştım beni daha iyi görebilsinler diye.
Ve otobüs bir çırpıda geçiverdi Neneciğim ve Dedeciğimi.
Geride kaldılar.
Otobüsün yan camından görebildiğim kadar bakakaldım arkalarından.
Derin bir burukluk yerleşti yüreğimin evine.
Ne bekliyordum ki?!
Otobüsün orda bizim için duracağını mı?!
Sonra anladım:
Hepi topu o bir ‘an’dı…
Neneciğimin ve Dedeciğimin beni otobüsün içinde görebilme ihitmallerinin var olduğu o tek bir ‘an’.
Otobüs geçti gitti.
O an bende hep kaldı.
Nenem ve Dedem o gün artık başka bir otobüs geçmeyeceğine kanaat getirdikleri zaman eve dönüş yolunu tutmuş olmalılar.
Orta refüjde beni bekledikleri o yoğun trafiğin içinden tekrar karşıya geçtiler, ve bir ellerinde baston, diğer el belde ağır ağır evlerinin yolunu tuttular.
Terk-i diyar eyleyecekleri güne kadar da benim onlara Ankara’dan yolladığım tek mektupla avunup durdular.
Şimdi itiraf ediyorum:
Ömrümce yutkunsam göğüs kafesimden aşağı inmeyecek, ve ezele kadar sessiz çığlığımı dindirmeyecek bir alınyazım oldu bu hikayenin sonunda. Ben ne Dedeciğimi, ne de Neneciğimi son yolculuklarına uğurlayamadım.
Onlara son bir kez sarılıp, el sallayamadım.
İşte bu sebepten, o ‘an’ çok değerlidir ve çok derinlerdedir benim yüreğimde…
메타데이터
- post_id
- bc2251026d05
- slug
- sene-1992-bc2251026d05
- url
- https://mediumturkiye.com/sene-1992-bc2251026d05
- canonical_url
- https://mediumturkiye.com/sene-1992-bc2251026d05
- author_url
- https://medium.com/@hakanguzhan
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-17 10:16:35