← Back to list

Konuşma Demiyorum, Hobi Olarak Yine Konuş!

“Kulüp” Netflix’te yayınlanan, ben bu yazıyı yazarken yalnızca ilk sezonu yayınlanmış olan 6–7 Eylül olaylarını anlatan bir dijital dizi…

Irem E. · 2024-02-27 09:06 · 0 claps · 5.1 min read
#i̇fade-özgürlüğü #felsefe #kulüp #i̇nceleme
Open on Medium ↗
Wiki topics: 🎬 · Film & Television

Konuşma Demiyorum, Hobi Olarak Yine Konuş!

“Kulüp” Netflix’te yayınlanan, ben bu yazıyı yazarken yalnızca ilk sezonu yayınlanmış olan 6–7 Eylül olaylarını anlatan bir dijital dizi. Dizinin temel konusu 1950'li yıllarda “Cadde-i Kebir” yani Beyoğlu’nda yaşayan Yahudi bir ailenin başından geçenler ve ailenin tarihi. 6–7 Eylül olaylarını anlatsa da dizi de 1950’den önceki konuları, örneğin varlık vergisini ve zorunlu çalışma kamplarının azınlığı nasıl etkilediğini ve konumlarının nasıl değiştiğini görmek mümkün. Diziyi birçok farklı gözle izlemek mümkün, toplumsal cinsiyet bağlamında da incelenebilir, sosyal politika bağlamında da. Fakat benim aklımda nefret söylemi konusu olduğu için ilgimi en çok çeken şey de diziyle ilgili 6–7 Eylül olaylarının nasıl başladığı oldu. Bir sabah gazetelerde “Atamızın Selanik’teki evi Rumlar tarafından bombalandı” yalan haberlerini okuyunca, Türkler, özellikle Anadolu’dan getirilmiş, manipüle edilmeye hazır insanlar¹, her gün yüz yüze baktıkları insanlara saldırmaya, dükkanlarını gasp etmeye başlıyorlardı.

Türkiye’de nefret söylemine o kadar çok maruz kalıyoruz ki artık bazı şeylerin nefret söylemi olup olmadığını anlamak için durup bir etraflıca düşünmek gerekiyor. Devletin yüksek kademesindeki insanlar çok rahat bir biçimde “terörist, bölücü” gibi ifadeler kullanıp açıkça hedef gösterirken bunun sorumluluğunu almıyor, bunun bir ifade özgürlüğü olduğunu savunuyorlar fakat ertesi gün “Dolar 10 lira olacak” diye sosyal medyada paylaşım yapan bir öğrenci nefret suçu olmamasına ve hatta ifade özgürlüğü olmasına rağmen göz altına alınabiliyor.

Bu yazımda ilk önce nefret söylemini tanımlamaya çalışacağım, her ne kadar tanımı belli gibi olsa da bana kalırsa pratikte sınırları çok silik bir kavram. Bunu yaparken Hrant Dink Vakfı’nın her sene çıkardığı kitaptan, “Medya ve Nefret Söylemi”, faydalanacağım. Daha sonra, bu nefret söylemlerine getirilen kısıtlamalarının ifade özgürlüğüne getirilen bir kısıtlama olup olmadığını ve ne kadar meşru olduğunu ders materyallerini ve sınıftaki tartışmaları kullanarak kendi fikirlerimi aktarmaya çalışacağım.

Fuat Keyman’a göre nefret söylemi ve nefret suçu çoğulcu toplumun en mühim dertlerinden biridir. Keyman nefret söylemini şöyle tanımlıyor “Çoğulcu toplumun çoğunluk kimliğini temsil edenlerden farklı ve -kadınlar hariç- azınlık olanları hedef alarak geliştirilen ve yaşama geçirilen, incitici, küçük düşürücü, aşağılayıcı, alçaltıcı, dışlayıcı, ötekileştirici, kodlayıcı bir ayrımcılığı amaç güden yazılı, sözlü ve görsel hakaretleri “nefret söylemi” olarak tanımlıyoruz.” Ve ırkçılığın bir katmanı olarak, yeni bir şey olmadığını belirtiyor. (Keyman, s.9) Daha sonraki sayfalarda bu kavramın zamanla evrildiğini söylese de beni tatmin eden bir tanım olmadı bu. Daha da kapsayıcı bir tanım yapmak gerekirse, gücü elinde tutanın kimliğine uymayan ya da uymayı reddeden herkesi kapsıyor. Ben artık nefret söyleminin özellikle kadınları kapsadığını düşünüyorum. Örneğin, “Incel- involuntary celibate (istemsiz bekarlar)”² her ne kadar bir oluşum, ya da bir topluluk olarak karşımıza çıksa da söylemleri kadın düşmanlığına vardığı noktalar vardır. Ben bunları nefret söylemi olarak değerlendirmeyi savunuyorum. Çünkü kadınların kadın kimliği yüzünden değersizleştirildiği ya da kadınların isteklerinin göz ardı edilmesi gerektiğinin savunulduğu bu sözüm ona topluluk kadının insan olarak değerini hiçe sayıp adeta bir eşya muamelesi yapmaktadır ve ciddiye alınması gereken bir nefret suçudur. Üstelik kadınlar toplumda hiç de azınlık konumunda değildir.

Peki bu nefret söylemini nasıl kontrol altına alabiliriz? Yasalar çıkarmak çözüm müdür yoksa sadece daha da körükleyici bir hareket midir? Kontrol altına almak dediğimiz şey meşru bir hareket midir? İlk olarak nefret söyleminin gerek toplumsal baskılarla gerek yasalarla kısıtlanmasının ifade özgürlüğünün meşru bir sınırlandırılması olduğunu savunanlara hak verebilirim. Zeynep Sina’nın sunumunda da değindiği gibi aslında özgürlük mekânsaldır. Arkadaşının kimliği ile yaptığın şakayı, otobüste yapamazsın çünkü başkaları seni duyabilir ve bu onları tetikleyebilir. Bu kişinin özgürlüğünü kısıtlayacaktır ama aynı zamanda başkalarının özgürlüğünü de arttıracaktır. Bu nedenle herkesin özgürlüğünü sağlamak adına nefret söylemlerine karşı yasalar ya da ahlaki kodlar olabilir. Bu toplumdaki her bireye eşit koruma sağlayabilir. İdeal bir dünyada³ olsaydık bu tarz yasaları konuşmak ve belki uygulamak daha kolay olurdu. Adaletin olduğu bir toplumda, herkes her bireyin statüsüne bakmadan kendisinin olduğu gibi ifade edip yaşayabileceğinin farkında olurdu ve bu bilinçle zaten nefret söylemlerinde bulunmazlardı ve bu tür bir yasaya tepki göstermezlerdi, gerek duymazlardı. Bu bir insana gidip kanadının kesileceğinin söylenmesine benziyor. “İyi, kes madem. Zaten yok.” Aynı şekilde böyle bir toplumda insanlar da aynı biçimde, yasanın konulmasına tepkisiz kalabilirler. İdeal bir dünyada devlet eliyle bir yasa olmasa bile ahlaki bir yasa olacağından eminim fakat insanlar bunu öylesine kabullenmiş olacaklar ki bunu bir özgürlüğün kısıtlaması olarak göreceklerini düşünmüyorum. ⁴ Zaten özgürlük başkasının özgürlüğünün başladığı yerde bitmiyor muydu?

Tabi madalyonun öteki yüzü var. Gelebilecek ilk tepki yapmasak da yapabilme özgürlüğünün elinden alınması. Yukarıda örnek verdiğim ideal toplumda zaten böyle bir yasaya ihtiyaç olmayacağını belirtmiştim. Bu durumda böyle bir yasa çıkarmak insanların ilgisini nefret söylemine çekebilir, insanlar özgürlüğünün kısıtlandığını hissedebilir. Bir şeyi zorunlu olarak yapamamak ile kendi özgür iradesi ile yapmamayı seçmek arasında büyük bir fark var. Yasaklanmanın cazibesi insanları çekebilir. Ayrıca, Ahmet’in sunumunda da değindiği gibi insanları susturmak geri tepebilir, birden ilgi odağı haline gelebilirler ve kurban rolüne bürünebilirler. Bir diğer önemli husus da böyle bir yasayı hangi toplumda kimin yazacağıdır. Bu yasa kimler için çalışacak, şimdiki gibi güçlü olanlar için mi yoksa gerçekten ihtiyacı olanlar için mi ya da yasa neleri kapsayacak? Sanat yapanları, mizah yapanları tutuklamak için bir perdeyse ne olacak? Burada sanırım nefret söylemi ikilemine (The Hate Speech Paradox) değinmek mühim. Eğer nefret söyleminin olmadığı bir toplumdaysan yasaya ihtiyaç duymazsın, fakat zaten nefret söyleminin çokça olduğu, azınlıkların hedef gösterildiği bir yerdeysen, devlet zaten seni susturmak için bu yasayı kullanacaktır. Örnek vermek gerekirse, 2 Ocak 2021 günü bir gecede Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri terörist ilan edildi sırf özerk bir üniversite yönetimi istedikleri için. İlan eden kişi açık açık terörist diyerek tüm ülke önünde gençleri hedef gösterdi. Bu bir nefret suçudur, fakat hiçbir şey yapılmadı. Fakat öte yandan, sosyal medyada bir bakana “kel” denmesiyle birlikte bunu yazan kişi şafak operasyonuyla evinden alınabiliyor.

Bana kalırsa, nefret söyleminin kısıtlanması doğal olarak özgürlüğü kısıtlayıcı bir eylemdir ama toplum içinde yaşarken hangi hareketlerimizde tam olarak özgürüz ki? Düz yolda yürürken bile belli bir hızda, şekilde yürümeniz gerekiyor mesela. Toplum içinde yaşamak zaten özgürlüğü kısıtlayan bir olay, sadece çoğu insan bunun farkında değil. Bu yüzden nefret söyleminin kısıtlanması meşru bir kısıtlamadır ve değildir aynı zamanda. Meşrudur ama işe yaramazdır çünkü ikilemde de olduğu gibi asıl nefret suçuna maruz kalanları korumaz, zaten güçlü olanları korur. Bu da meşru olmamasının sebebidir.

Toplamak gerekirse, bu kısa yazıda özet olarak nefret söyleminin tanımını yapmaya çalışırken aynı zamanda nefret söylemine getirilecek kısıtlamaların aynı zamanda ifade özgürlüğüne getirilecek bir kısıtlama olup olmadığını irdelemeye çalıştım. Kişisel görüşüm, yasaların maalesef, gücü elinde bulunduranlar tarafından şekilleneceği için, bir yasanın çözüm olmayacağı yönünde. İnanıyorum ki her şeyin daha da açık yaşandığı, hiçbir şeyin git gide daha da saklı kalmamaya başladığı bu çağda nefret söylemiyle alakalı yasalara gerek kalmadan insanlar özgür iradeleriyle bu tarz söylemlerde bulunmaz.

Dipnotlar

¹ Anadolu’dan gelen insanları belirtmemin sebebi Anadolu’yu küçümsemek değildi, tabi ki. Fakat 1950’ler düşünüldüğünde Anadolu’daki gayrimüslimler imajı hala Kurtuluş Savaşı’nda işgale gelmiş insanlar olduğunu tahmin edebiliyorum. Günlük hayatta gayrimüslim insanlarla sınırlı etkileşim içine girebilmek, onları bir yabancı olarak resmetmelerine sebebiyet vermiş olabilir. Özellikle o döneme denk gelen Kıbrıs Hareketi, bu insanlarda kendini savunma ihtiyacı yaratmıştır. Bu hissin bir de medya ve devlet insanlarıyla daha da kırbaçlandığı düşünülünce nefret söyleminin nasıl zaman içinde insanları fiziksel olarak saldırıya da hazır hale getirdiğini görebiliyoruz.

² “Incel Movement” diye geçen bu hareketin Türkçe ‘sini bulamadığım için “istemsiz bekarlar” diye çevirdim.

³Burada ideal dünya diyerek hayal ettiğim yer, insanın kendisini ve eylemlerinin sonuçlarını bildiği, herkesin aynı özgürlüğe, yani aksiyon sonuçlarına sahip olduğu bir dünya. Örneğin bir devlet başkanının öğrencileri, LGBTI+ insanları hedef gösterip nefret suçu işleyip ceza almaması ve başkalarının sanat yaptığı için göz altına alınması gibi tutarsız davranışların olmadığı bir “ütopya”.

⁴ Ayrıca değinmek istediğim önemli bir nokta var fakat dipnot olarak düşmeyi daha uygun gördüm. Ahlaki kodları düşününce gerçekten çok dallı budaklı bir konu olduğunu daha da iyi anlıyorum. Örneğin toplum içinde ağzımızı kapatmadan esnemek ayıp bir davranıştır fakat kapatmadan esnesek de birkaç ayıplamadan başka bir tepki görmeyiz. Etkisi bir tek esneyen kişiye olur. Fakat toplum içinde bir şiddet sahnesi gördüğümüzde bunun ayıp olduğunu biliriz, ayırmaya çalışırız, ayıplarız. Burada şiddet uygulayan kişinin, şiddet uygulama hakkı yoktur. Aynı şekilde nefret söyleminde de ikircikli bir durum söz konusu, kendisini ifade etmek ile hedef gösterip kişiye şiddet uygulamak arasında bir yerde duruyor. Kişi “Senin ifade özgürlüğün var diye ben nefret söylemine maruz kalmak zorunda değilim. Benim nefret söylemine maruz kalmama hakkım var” diyemez mi?

Kaynakça

Çınar, Mahmut, editör. Medyada ve Nefret Söylemi. Hrant Dink Vakfı Yayınları, 2019. E. Fuat Keyman- “Sunuş- Nefret Söylemi, Nefret Suçu, Demokrasi ve Birlikte Yaşama: Türkiye Örneği”


메타데이터
post_id
be7faf0bbf2a
slug
konuşma-demiyorum-hobi-olarak-yine-konuş-be7faf0bbf2a
url
https://medium.com/@airemercan/konu%C5%9Fma-demiyorum-hobi-olarak-yine-konu%C5%9F-be7faf0bbf2a
canonical_url
https://medium.com/@airemercan/konu%C5%9Fma-demiyorum-hobi-olarak-yine-konu%C5%9F-be7faf0bbf2a
author_url
https://medium.com/@airemercan
status
ok
fetched_at
2026-07-24 08:28:48