← Back to list

Son Arabaşı

Yılın o zamanlarıydı.

Gokhan Guder in Türkçe Yayın · 2026-03-28 12:49 · 1 claps · 2.8 min read
#sofra #gurbet #hatıralar #göç #türkçe
Open on Medium ↗

Son Arabaşı

Yılın o zamanlarıydı.

Havanın sertleştiği, akşamın erkenden çöktüğü. İnsanların dışarıda oyalanmadığı günler.

Bu yörede, böyle zamanlarda, sofralar büyürdü. Bir tepsinin etrafında toplanılırdı.

Kimi ilk derdi. Kimi son. Ama kimse hangisinin olduğunu bilmezdi.

Tepsi ortaya konduğunda, ev çoktan dolmuştu.

Ahmet’in eviydi. Her zamanki gibi.

Kapıdan giren, ayakkabısını nereye bırakacağını düşünmezdi. Yer belliydi. Sesler belliydi. Kim kime ne diyecek, kim kime takılacak — hepsi önceden yaşanmış gibiydi.

Kadınlar yan odadaydı. Mutfaktan ses geliyordu. Tencerenin kapağı aralanıyor, tekrar kapanıyordu. Arada biri çıkıyor, içeri bakıyordu. “Yetişiyor mu?” diye soruluyordu. Yetişiyordu.

Erkekler, yere kurulan sofranın etrafına sıkışmıştı. Biraz dar, biraz iç içe. Bir-iki eksikle.

Ama kimse eksikleri saymıyordu.

Gülüşler vardı. Şakalar, laf atmalar. Birinin sözü yarım kalıyor, diğeri tamamlıyordu.

Sanki herkes birbirinin cümlesini ezbere biliyordu.

Tepsi ortaya kondu. Çorba döküldü. Buhar yükseldi.

“Dikkat et, çok doldurma.” dedi büyük olan. “Hamuru ince tut.”

Gözleri görmüyordu.

Ama bakıyordu.

Sesi, sofrayı kuruyordu. Kim nereye uzanacak, kim ne zaman alacak — hepsi onun ritmine bağlıydı. Kaşığın sesinden kimin çekindiğini, kimin doyduğunu anlardı.

Köyden şehre göçerken de o vardı. Evlilikler konuşulurken de. Kim nereye yerleşecek, kim ne iş yapacak — hepsi bir zamanlar onun sesinden geçmişti.

Ahmet hemen yanındaydı. Her zamanki gibi.

Sadece kardeşi değildi. Eliydi. Yolu, yönüydü.

Camiye götüren, pazardan meyve seçtiren, eve getiren. Kapıyı açan, kapatan.

En çok o biliyordu nerede duracağını. Büyük olanın yanında.

Ortanca biraz gerideydi. Sırtını duvara vermişti.

Kızını o yıl kaybetmişti.

Bir kaybın etrafında dolaşmanın bir dili vardır. Kimse konuşmaz, ama kimse unutmaz.

Çorbalar dolarken o başını kaldırmadı. Ne eksildiğini bilenler genelde yukarı bakmaz.

Damat da oradaydı. Ali. Herkesin Ali abisi.

Ortancanın oğlu yoktu. O boşluk, fark edilmeden doldurulmuştu.

Bir iş mi var — Ali hallederdi. Bir yere mi gidilecek — Ali götürürdü. Bir şey mi eksik — Ali tamamlardı.

Bazı insanlar aileye sonradan girmez. Yavaş yavaş yerleşir. Ve bir süre sonra… yoklukları, bir kişinin değil, bir düzenin eksilmesi olur.

Yeğen de oradaydı. İbrahim. Sofrada annesinin yerini o tutuyordu. Ne çocuktu, ne bu sofranın tam içindeydi. Kapının eşiğinde bekleyen, masaya en son yaklaşandı. Dayılarına yakın duruyor, ama hep bir adım geride kalıyordu.

Kısa süre önce çalıştığı dairedeki masasını toplamıştı. Yıllarca aynı sandalyede oturan birinin, birden ayakta kalması gibiydi. Alıştığı odadan çıkarılmıştı. Sokağın ışığına göz kırpıyordu.

Ne yaptığını anlatmaktan çok, anlatmadıklarını taşıyan bir sessizliği vardı.

En çok o bakıyordu.

Sanki bir şeyleri ezberliyordu. Sanki ileride lazım olacakmış gibi. O zaman kimse anlamadı.

Çocuklar araya girip çıkıyordu. Koşarak, gülerek, birbirine çarparak.

Henüz hiçbir şeyi kaybetmemiş olanların rahatlığıyla.

Bir ara, küçüklerden biri sofradakileri parmağıyla teker teker saymaya kalktı. Kaşıkları, dizleri, dizilen bacakları karıştırdı.

Saymak, o gece çocukların uydurduğu basit bir oyundu sadece.

Çorba azaldıkça, mutfaktan biri çıkıyordu. Eğilip tepsiyi dolduruyordu. Kimse dönüp bakmıyordu bile.

Sofra, kendini tamamlıyordu.

Kaşıklar birbirine değdi. Hamur çorbaya battı. Bir parça alındı, bir başkası bekledi.

Her şey yerli yerindeydi.

Sonra zaman geçti.

Tepsi yine kondu birkaç kez. Aynı bakır. Aynı çorba. Aynı hareketler.

Ama aynı değildi.

Yıllar sonra, o geceyi hatırlayan oldu.

Büyük olanın artık olmadığını. Sesiyle birlikte gittiğini.

Ahmet’in ilk defa yalnız kaldığını. Nereye oturacağını bilmeden.

Ortancanın daha da sustuğunu. Kızının yokluğunda biraz daha yalnızlaştığını.

Ali’nin bir süre sonra gelmeyi bıraktığını. Başka bir hayat kurduğunu.

Kimse onu çağırmadı.

Ama yokluğu… herkesin fark ettiği bir şeydi. Boş kalan bir sandalye, kimsenin uzanmadığı bir tabak gibi.

Yeğen gitmişti. Artık adı, başka bir ülkenin adıyla yan yana anılıyordu.

Kimse “neden” diye sormadı. Sanki herkes bunu bekliyordu. Bazı gidişler, dönüş beklemez.

Yılın o zamanlarıydı yine.

Havanın sertleştiği, akşamın erkenden çöktüğü. İnsanların dışarıda oyalanmadığı günler.

Tepsi ortaya kondu.

Ahmet’in büyük oğlunun evindeydi bu kez. Ev çoktan dolmuştu.

Kapıdan giren, ayakkabısını nereye bırakacağını düşünmezdi. Yer belliydi. Sesler belliydi.

Kadınlar mutfaktaydı. Tencerenin kapağı aralanıyor, tekrar kapanıyordu. “Yetişiyor mu?” diye soruluyordu. Yetişiyordu.

Kuzenler sofranın etrafına sıkışmıştı bu kez. Biraz dar, biraz iç içe.

Gülüşler vardı. Şakalar, laf atmalar.

Ahmet’in büyük oğlu tepsiyi ortaya koydu. Çorba döküldü. Buhar yükseldi.

Biri, “Dikkat et, çok doldurma.” dedi. Diğeri, “Hamuru ince tut.”

Bir an durdular.

Sanki bir yerden duymuş gibi. Sanki hep böyle söylenirmiş gibi.

Kimse bir şey eklemedi.

Kaşıklar yeniden değdi. Çocuklar yine araya girip çıktı. Gülüşler yükseldi.

Sofra kendini tamamlıyordu.

Ama artık kimse saymıyordu.


메타데이터
post_id
bfa3ad6f6a2d
slug
son-arabaşı-bfa3ad6f6a2d
url
https://medium.com/t%C3%BCrkiye/son-araba%C5%9F%C4%B1-bfa3ad6f6a2d
canonical_url
https://medium.com/t%C3%BCrkiye/son-araba%C5%9F%C4%B1-bfa3ad6f6a2d
author_url
https://medium.com/@gguder
status
ok
fetched_at
2026-07-14 04:13:03