← Back to list

“Ne Bekliyordun Ki?”: Bir Ölüm İlanı Denemesi

Ölüm hakkında yazmakta zorlanmamın sebebi insanların ne duymak isteyeceğini bilememem. Bu biraz kendi ölüm ilanını kendin yazmaya benziyor…

Işık in Türkiye Yayını · 2026-06-15 14:12 · 171 claps · 4.6 min read
#türkçe #türkiye-yayını #edebiyat #ölüm #aile
Open on Medium ↗
Wiki topics: CUL · Culture & Media 😂 · Humor & Satire

“Ne Bekliyordun Ki?”: Bir Ölüm İlanı Denemesi

Ölüm hakkında yazmakta zorlanmamın sebebi insanların ne duymak isteyeceğini bilememem. Bu biraz kendi ölüm ilanını kendin yazmaya benziyor. Amerikan dizilerinde, yüksek sosyeteden biri öldüğünde gazetede verilen ilanı bilirsiniz. Ölen her kimse onun yaptığı işler, verdiği paralar, bağışlar halkın gözü önüne sunulur. Kendi ölüm ilanını yazamazsın çünkü insanlar için neyin önemli olacağını bilemezsin. Senin en büyük başarın olarak gördüğün şey bunu okuyacakların çoğu için anlamsız veya gündelik bir olay olabilir. Belki birinin hayatını kurtarmışsındır. Şahsen ben en büyük başarımın başkalarını anlamam olduğunu düşünürüm ama ölüm ilanıma bunu koymazdım.

Kafamın içinde bu durumu tartışırken bir ses çıkıp kendi cenazemde konuşma yaptığımı hayal etmemi önerdi. Böylece ölümü olup bitmiş bir olay gibi hayal edebilirdim ve sebebi üzerinde tartışmama gerek kalmazdı. Mesele nasıl hatırlanacağım olurdu. Gerçekten hiçbir cenazede bulunmadığım için zor bir görev ama uzun dönemli yabancı dizilerde yeteri kadar cenaze bölümü izledim, o yüzden ne yaptığımı bildiğimi düşünüyorum.

Evet, hoş geldiniz, herkes yerini aldıysa başlayabiliriz. Alara. Alara kimdir? Şu anda bunu yazan kanlı canlı bir insan olması dışında öne çıkan bir başarısı olmayan kısa ama dolu geçmiş bir hayat diyebiliriz. Her zaman anlatacak bir hikayesi vardı ve bazen gereğinden de fazla anlatırdı ama onu tanıyanlar bunu gülümseyerek anacaktır.

Kendi cenazende konuşmanın komplike yanı da bu, kimin ağzından anlattığına bir türlü karar veremiyorsun. Ben kendimi şu anda 45 yaşında bir at-adam olarak hayal ediyorum ve bir yazar olarak başkalarının kimliklerine bürünmek iyi olamaz. Bu rutine hep beraber alışmamız için size bir hikaye anlatacağım.

İki yaşına basmadan ölen bir kedim vardı. Kedi teknik olarak annemindi ama bir kere hastalandıktan sonra o veterinere getirip götürmekle uğraşamadığı için hayvanı bana vermişti ve ölene kadar geçen birkaç aylık sürede ona ben bakmıştım. Sanırım Haziran ayında beraber yaşamaya başlamıştık ve Ekim’de onu kaybetmiştim.

Daha önce hiç gerçek bir evcil hayvanım olmadığı ve kendimi bildim bileli bir hayvan istediğim için onu çok sevmiştim ama annemin kedisi olduğunu biliyordum ve istediği zaman elimden alabileceğini bilmek aramıza mesafe koyuyordu. Hasta olduğunu ve eninde sonunda öleceğini bilmek de yardımcı olmuyordu. Ona alışmak istemiyordum. Özellikle annemin o zamanlarda yaşadığı yazlıkta kaldığım dönemde yanıma yaklaştığı zamanlarda onu görmezden gelmiştim. Bazen insanlar en huysuz kedinin bile bana sıcak davranmasının sebebini soruyor. Sebebi bu işte. Sevgi göstermiyor ve beklemiyorum. Sonunda sevgi gelince güzel bir sürpriz oluyor ama beklemiyorsan, gelmediğinde de üzülmüyorsun.

Yazlıkta kaldığım iki üç ayda kedi bana oldukça alışmıştı. Geceleri odama geliyor ve yanımda uyuyordu. Balkonda kahve içerken veya yazarken yanıma kıvrılıyor, kolumun üzerine yatıyordu. Onu sevmek istemediğim için oynamaya başladığında kalemliğimi kaldırıyor, kahvemden içmeye çalışınca bardağı başka yere alıyordum. Veterinere daha sık gitmesi gerekince durumun değişmesi gerekti. Yazlıktan döndük ve kedi babamın evine benimle geldi. Babam annemin kedisine bakmak istemiyordu ve onu aldığımız için bana kızıyordu. Ona kedinin hasta olduğunu söyledim ama onu ilgilendirmediğini, kedinin bütün bakımından benim sorumlu olduğumu ve parmağını oynatmayacağını söyledi.

Sonunda odamın kokmaması için kapalı balkonumu iyice bir yaşam alanına çevirdim ve kedinin bütün eşyalarını oraya koydum. Balkonda ayrıca ufak bir televizyon, CD oynatıcı, ve koltuk niyetine kullandığım bir yer yatağı vardı (yerden soğuk gelmemesi için altına üst üste halılar ve battaniyeler sermiştim). Televizyonda kanal olmadığı için CD oynatıcıyı bağlıyor, evde bulduğum eski filmleri açıyor ve evde olduğum zamanın çoğunu orada kediyle geçiriyordum. Bir işim olduğunda da odamdaki masamda oturuyordum ve kedi gelip her zamanki gibi kolumun üzerine yatıyor ya da kitaplığıma tırmanıp orada uzanırken beni izliyordu.

Hastalığı kötüleştiğinde annemin onu tedavi ettirecek parası yoktu ve babam kuruş vermeyecekti, ama ben her hafta kediyi veterinere götürmeye devam ettim. Çok da pahalı olmayan bir vitamin iğnesi yapıyorlardı ve onun hayvana biraz zaman sağlayacağını umuyorduk. Çok kilo vermişti. Hastalanmadan önce eve geldiğinde hep hoplayıp zıplıyor, dolapların üzerine çıkıyor ve kardeşimden kaçıyordu. Şimdi hantallaşmıştı. Odamdan çıkmıyordu. Eve geldiğimde bazen ağlıyordum. Odam akıl hastanesi odaları gibi bembeyazdı – bütün duvarlar, dolaplar, masam, yatağım – her şeyim beyazdı ve kendimi ağlayacak gibi hissettiğimde bir köşeye kapanamıyordum. Ben de odanın ortasında halıya çöküp kafamı dizlerime gömerdim. Kedi sessizce gelir, karnımın üzerine oturur ve orada mırlardı. Yataktan çıkmadan dizi izlediğim günlerde bilgisayarın üzerine yatardı, aşırı çalışan aletin yaydığı sıcaklığı seviyordu. Tom Cruise’un yakışıklı bir barmeni oynadığı Kokteyl filminin üzerine işemişti. Onu seviyordum. Çiş kokulu CD’yi çıplak ellerimle alıp neden yapış yapış olduğunu fark ettiğim anda bile onu seviyordum.

Evden taşınacağımız hafta babam her zamankinden de çekilmez olmuştu. Kira sözleşmemiz dolmadan bizi evden çıkaran onun inadıydı, bulduğumuz ev de rezaletti, dağ başında, ufak ve eski bir apartman dairesiydi. Kedi gittikçe kötüleşiyordu. Gözlerini açtığında bile üçüncü göz kapağı orada kalıyordu ve evin içinde körlemesine yürüyordu. Onu o hafta zaten veterinere götürmüştüm ve bana korkulacak bir şey olmadığını, hasta olduğu için bunu beklediğimizi söylemişti. Sanırım Cumartesi günü taşınacaktık. Cuma günü okuldan eve geldiğimde kedimi yatak odamın kapısında kendi çişinin içinde yatarken bulmuştum.

Bütün hafta evi toplamıştım. Arkadaşlarımı görüntülü arayıp salondaki değerli eşyaları paketlemiş, kıyafetlerimi ayırmış, kitaplarımı kolilemiştim. Babam bütün hafta içmişti, hiç değilse evde olduğu zamanlarda. Şu anda tam hatırlamıyorum ama salonda arkadaşlarımla görüntülü konuşuyorsam babamın evde olması düşük bir ihtimal.

Kedimi alıp veterinere götürdüm. Yol tramvayla yarım saat sürüyordu. O yolda dinlediğim şarkıları bugün bile unutamadım çünkü yalnızca kedimin durumundan da kaynaklanmayan, son haftalarda ve aylarda yaşadığım stresin son noktası bir deliğin karnımda açıldığını hissediyordum. Şarkıları dinlemek içime bakmama yardımcı oluyordu ve deliği orada, her şeyden net görebiliyordum. Derine iniyordu. İçine bakmak ve yalnızca derinleşmeye devam ettiğini görmek beni korkutmuştu.

Veterinere gittiğimde kedimin buz gibi olduğunu ve çok zayıfladığını söyledi. Ben bunları göremiyormuşum gibi. Hayvanın nerede uyuduğunu, bu hale nasıl geldiğini sordu. Ona odamda uyuduğunu ve aylardır hasta olduğunu, ilaç almaya paramızın olmadığını söyledim. Kadın oflayıp puflayarak onu sıcak yatağa yatırmamız gerektiğini söyledi. Önce serum vermemiz gerekiyordu. Kedimi ufak bir yatağa koyduk. Kadın serumu sokarken ne yapacağımı bilemiyordum ama o hayvanı okşamamı, ben ona yaklaştığımda rahatladığını söyledi. Nazlı’yı okşarken hiç kıpırdamıyordu. Sessizce mırladı. Dönerken bütün yol boyunca ağladım. Sonraki sabah, taşımacıların salon koltuklarını taşımasını izlerken, öldüğünü öğrendim.

Onu kaybedeceğimi başından beri bilmeme rağmen ölümünün canımı bu kadar acıtması bir sürpriz olmuştu. Artık içinde pek bir şey kalmamış salonun ortasında cam pervazına oturmuş, gözlerime dolan yaşları kaçıştırmaya çalışıyordum. Babam işe gidecekti. Gözünün ucuyla bana bakıp ne olduğunu sordu. Nazlı’nın öldüğünü söyledim. Ağzından güler gibi bir ses çıkardı. “Ne bekliyordun ki?”

Babam evden çıktıktan sonra orada oturup ağlamaktan başka istediğim hiçbir şey yoktu. Kardeşim okuldaydı. Taşımacıları birkaç dakikalığına yalnız bırakıp tekele gidebilir, kendime votka alabilirdim. Sigara bile alsam yeterdi. Burada olamazdım, bu boş salon ve pahalı daire yalnızca üç senedir evimdi ama yine de bir süreliğine de olsa buraya evim diyebilecek kadar çok sevmiştim. Burası annemle babamın en son birlikte olduğu evdi. İlk defa bu eve sarhoş gelmiştim. Yaşamak istemediğime karar verdiğimde bu evde oturuyordum. Şimdi bu evi boşaltmakla yükümlü olan da bendim.

Taşımacılardan biri yanıma gelip dolapları nasıl taşımaları gerektiğini sordu. Parçaları sökecekler miydi?

Ona bakarken bütün bu düşünceleri aklımın gerisine ittim. Boğazımdan aşağı ilerlediklerini ve karnımdaki delikte kaybolduklarını düşledim. Ayağa kalktım.

Teşekkürler, teşekkürler. Kendimi ucuz tiyatro sahnelerinde izleyicilerden aldıkları kelimelerle şarkı uyduran sanatçılar gibi hissediyorum. Kedi mi? İşte geliyor… Gerçekten, alkışlarınızı kendinize sağlayın. Bunun geldiği yerde daha çok var.

kedim Nazlı

kedim Nazlı


메타데이터
post_id
c528f08e781b
slug
ne-bekliyordun-ki-bir-ölüm-i̇lanı-denemesi-c528f08e781b
url
https://mediumturkiye.com/ne-bekliyordun-ki-bir-%C3%B6l%C3%BCm-i%CC%87lan%C4%B1-denemesi-c528f08e781b
canonical_url
https://mediumturkiye.com/ne-bekliyordun-ki-bir-%C3%B6l%C3%BCm-i%CC%87lan%C4%B1-denemesi-c528f08e781b
author_url
https://medium.com/@nihilistbakkal
status
ok
fetched_at
2026-07-16 03:28:17