Bir Akşam Masası & Çağ Atlası
“Ben dünyadan ziyade, kafamın içinde yaşayan bir insanım.”
Bir Akşam Masası & Çağ Atlası

“Ben dünyadan ziyade, kafamın içinde yaşayan bir insanım.”
-Sabahattin Ali
İki liste yaptım kendimce. Bende her şey kendimce zira hiçbir şeyi -mutlaklık dışındaki bu da bence değişken ama henüz bu iddiayı tartışacak kafada değilim- kesin yargılarla netleştiremeyiz. İnsanda kendini rahatsız eden iki faktör gözlemledim belki yirmi-yirmi beş yılda. Netlik ve kategori. Aile içi oluşumlardan toplumsal normlara, akademiden bu minik listelere kadar. Halbuki hayat flu. Berraklık ancak olgunun merkezinde. Açıldıkça her şey birbiriyle müthiş karışım hâlinde. Denizler bile birbirinden ayrılırken sular birbirine karışıyor.
Ancak her şeyi kesinleştirmeden ve ayrıştırmadan kabul edemiyor, ayırıp üstüne de harala gürele tartışıyoruz. Netliği ancak insan davranışlarında arasam da psikolojide dahi bu flu hâli normal karşılıyorum.
Her şeyi olduğu gibi kabul ettiğim ve ayrıştırmadığım için öykü/deneme seçkisi ve düşünsel/analiz kategorilerinde iki liste yaptım. Çelişki yok tatlım, çünkü iki listenin nedeni ayrıştırmak değil. Benim hayal dünyamın keşfi.
Bir eser okurla buluştuğu andan itibaren sanatçının olmaktan çıkar. O eser artık okurun dünyasında defalarca yeniden anlamlanır. Sanatçının icra ederken altına saklamadığı yeni anlamlarla boyutlanır.
Nurullah Ataç’ın çok sevdiğim bir cümlesi vardır. Karalama Defteri’nde -cümle birebir ezberimde değil şu an, kitabı da bulamayacağım- biz yazarlar yazdıklarımızla kalıcı olmayı isteriz ancak okul sıralarında öğrencilerin başına bela olmaktan öteye geçemeyiz der. Sitemkâr ve mizahî bu cümlenin altındaki gerçeklik bende şöyledir: yazar da okur da gider, yazılan kalır. Nerede? Yaşamın içinden “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan” diyen Nedîm gibi geçenlerin anlarında.
Yaşamayı biraz da böyle bilirim. Şu dünyadan geçerken keyifle okumak. Çok lezzetli bir yemeğin damağa vurduğu yoğunluğu ben okurken de duyumsarım. Mecazî değil, hakikaten. Bu yüzden roman biriktiririm. Tekrar okumak için. Ve bu yüzden bu listeleri açtım. Tekrar okumak ve benim gibilerin okuması için.
Mükemmeli ve iyi olanı “tek” sanıyorlar. Bu liste buna da bir inattır açıkcası. Mesela Süheyl’den haberi olmayanların Pamuk’a nobel vermesi; Selda’dan haberi olayanların kâinat güzelini seçmesi benim nazarımda aynı. -Bu arada en başarılı bulduğum ve üslubundan ilham aldığım tek kitabı Kar’dır. Nobelden bağımsız. (O kadar kıytırık ki bu ödül imlâya bile değer bulmuyorum.) Ben Pamuk beyi anlamıyorum. Okumaya çalışırken mide bulantısıyla darlanıyorum. Neyse ki İlber Ortaylı da anlamadığını dile getirdi de kendime şaşmaz bir referans buldum.- Buradaki yazarların samimiyetini görüyor ve seviyorum. Mütevazı duruşlarıyla da hayranlığım katlanıyor.
Şahsen ilgimi çeken insanı kurcuklarım. Sadece yazısıyla değil. Her adımını incelerim. Benim gibi kurcuklamayı sevenler için de yaptım bu listeyi. Altından müthiş bir evren çıkmazsa bittabi tüm eylemlerim söner. Orası ayrı mevzu.
Kuantum dramaya ilgim de buradan doğdu. Müthiş bir sembolik bağlantılar örgüsü insanın içi. Kuantum dramanın ilk zamanlarında pratik yapılan bir gruptayken istemsizce kişilerin alanına giriyordum. Kişinin izni olmadan bu asla yapılmaz. Ancak alan kendiliğinden açılınca ben de geziniyordum. Enteresan olan dramalardan biri şuydu: Alan pratiği yapılan kadın yaşı geçkin ve biraz soğuk tavırlıydı. Alanda karşıma çıkan sembolü anlatıyorum: Kökleri olmayan, kurumuş ve dalları yanmış bir elma ağacı. Ağaç varlığın, gelişmenin ve köklenmenin sembolüdür. Elma doğurganlığı, bereketi temsil eder. Erzurum ve Kıbrıs’ta bugün devam eden bir Orta Asya geleneği “ gelin damat evine gelirken başına elma atma” bilim dünyasındaki elmanın doğurganlık ve rahim üzerindeki araştırma sonuçları da paraleldir.
Çalışma yapılan kadına bunları anlattığımda hüngür hüngür ağlamıştı. Çünkü kendisi yetimhanede büyümüş, çocuğu olmamış ve evliliği boşanma ile sonlanmıştı. Gel de şimdi insanın dünyasını kurcuklama. Gel de şimdi keşfe çıkma. Sıkıyorsa bu iştahla okuma. İşte bu iki liste berraklığın birbirine karıştığı, kocaman evrenlerin kapısıdır. Yalnızca öykü okurken oralarda gezinmiyorum ben. Akademik yazarların da zihninde dolanıyorum. Yazılanlar gözümde filmleşiyor. (Bu özelliğe sahip olanlar bilir her zaman keyifli olmuyor. Tahmin edersiniz ki..)
Kendimi Ahmet Ümit gibi hissettim. Yazdım da yazdım ama ne nereye gitti unuttum.
Bir Akşam Masası adını, Ezginin Günlüğü’nün Kadıköy şarkısının girişinden almış olsa da benim evrenimin hem en özel hayali hem de gerçeğidir bu masa.
Çağ Atlası düşünsel gezintilerim. Geniş perspektif içeriyor. Ama bir isim -ki bence kendini biliyor- burada yer alsa da aslında masada.
Evrenimdeki masaya da gelince..
Cemal Süreya, Edip Cansever, Nilgün Marmara, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Can Yücel, İlhan Berk yani “26 Mart Ölmeme Günü” masası.. Benim de böyle bir masam var. Henüz iki kişi var derken şimdi epey güzelleşti. Bu liste bu masadan esinlendi.
Bu masa koyu ceviz. Üzerindeki çizikler yeni değil; her biri başka bir akşamın izi. Parmak uçlarınla gezsen hafif pürüz hissedersin. Cilanın altından geçmiş zaman sızar. Işık tepedeki minik fenerlerden sızar.
Masada bardaklar. Camın içinden geçen ışık amber bir halka bırakıyor ahşapta. Birinin parmağı bardakta geziniyor; ötekinin sigara dumanı kavislerle parmak uçlarından yükseliyor. Sandalyeler birbirine eşit mesafede değil. Kimisi masaya yaslanmış, kimisi hafif geri çekilmiş.
Hava ağır değil ama yoğun. Sanki söylenmemiş cümleler tavan arasında asılı duruyor. Arada biri bir kelime bırakıyor ortaya. Kelime masaya düşüyor. Hepimiz dönüp ona bakıyoruz. Bu masa tartışma masası değil.
Bir öykü geldiğinde sandalyeler hafif kıpırdar. Çünkü iyi bir öykü, odaya yeni bir hava getirir. Biri sessizce “işte bu” der. Biri hiçbir şey demez ama gözünde ışık değişir.
Ve bittabi şiir.. Hepimizin kanında yankılanarak dolanacak.
Ve bol neşe, bol sohbet, sataşmalar, kahkahalar.
Ben sadece izliyorum çünkü “ öyle güzelsiniz ki kuş koysunlar yolunuza.”
- Bu hayal/hakikat arasını gerçeklik kabul etmiş biri için psikolojide alarm modlu isimlendirmeler mutlaka var. Astrologlar ise balık dönemine girmeye bağlar.
Güneşi boğa, Ay burcu balık ve kalan her şeyi kova olan biri. Sonuç: ben.
Bence her şey normal şekerim. Gerçeklik ince bir zar. Bu zarı kaldırınca sonsuz evrenler başlar. Dışarda bombalar yağardı diyen Ahmet Kaya’ya benzer hâlde sevgiyi çoğaltmanın izinde. Hepsi bu kadar. Sevgiyle!
Not: Kana bile karışamayan çapsız bir virüs nedeniyle hastayım. Bu hâlde yazdım çünkü hastayken duygular hiçbir yere takılmadan gerçekliğiyle akıyor. Ancak bulantıdan mütevellit çoğu paragraf bilinç akışında kaldı, yazıya düşemedi. Yani yoklar. Daha iyisi olur umarım.
메타데이터
- post_id
- ca4c90e8642c
- slug
- bir-akşam-masası-çağ-atlası-ca4c90e8642c
- url
- https://medium.com/dili-turkce-in-turkish/bir-ak%C5%9Fam-masas%C4%B1-%C3%A7a%C4%9F-atlas%C4%B1-ca4c90e8642c
- canonical_url
- https://medium.com/dili-turkce-in-turkish/bir-ak%C5%9Fam-masas%C4%B1-%C3%A7a%C4%9F-atlas%C4%B1-ca4c90e8642c
- author_url
- https://medium.com/@matrushkadley
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-22 05:41:33