[COP31'e Doğru] 04 Ağrı: Eriyen Takke, Göçen İnsan
5.137 metre. Türkiye’nin en yüksek noktası. Mitolojilerde Nuh’un gemisinin karaya oturduğu dağ. Zirvesindeki bembeyaz takke buzuluyla…
[COP31'e Doğru] 04 Ağrı: Eriyen Takke, Göçen İnsan

5.137 metre. Türkiye’nin en yüksek noktası. Mitolojilerde Nuh’un gemisinin karaya oturduğu dağ. Zirvesindeki bembeyaz takke buzuluyla kartpostalların, şiirlerin, Türkiye ile Ermenistan’ı buluşturan sembol. Ağrı Dağı.
Ama bu kartpostal eriyor.
Ve dağın eteklerinde, Türkiye’nin en yoksul, en soğuk, en çok göç veren illerinden biri var. Eriyen buzulun altında, eriyen bir yaşam biçimi.
Yarım yüzyılda yarıya inen buzul
Rakamlar çarpıcı. Prof. Dr. Faruk Kaya’nın Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’nde yürüttüğü araştırmalara göre, Ağrı Dağı’nın buzul alanı 1900'lerin başında yaklaşık 15 kilometrekare idi. 1970'lerde 9–10 kilometrekareye düştü. Bugün 4,5–5 kilometrekareye gerilemiş durumda.
Son 50 yılda yarı yarıya eridi. Yarı yarıya.
Küçülme hızı da artıyor. 1976–2011 arasında yılda ortalama 0,07 kilometrekare kaybedilirken, 1977–2024 döneminde bu hız 0,095 kilometrekareye çıktı. Mevcut erime hızı devam ederse, 2050'lerde buzulun yarısı daha yok olacak. 2070'te tamamen ortadan kalkması öngörülüyor.
Bir zamanlar 3.500 metre seviyesine kadar sarkan buzullar, artık 4.500 metrenin üzerine çekilmiş durumda. Doğubayazıt tarafındaki güney yamaçlarda erime çok daha hızlı; Iğdır’a bakan kuzey yamaçlarda biraz daha korunaklı ama o yamaçlar da mutlak sondan kaçamıyor.
Kaya ekliyor: “Takke buzulu yalnızca eriyen bir buz kütlesi değil; iklimin, doğanın, kültürün ve inancın ortak hafızasında yer alan, sessizce çekilen bir mirastır.”
Sessizce çekilen bir miras. Ağrı Dağı’nın başındaki takkeyi düşünün…Nesiller boyu orada olmuş, hep olacağı sanılmış. Şimdi gidiyor.
Buzul eriyince ne olur?
Buzul erimesi, Ağrı için soyut bir “iklim değişikliği göstergesi” değil. Sonuçları çok somut.
Buzullar, yaz sonu ve sonbaharda bölgenin su kaynaklarını besliyor. Erimeyle birlikte bu kaynaklar azalıyor. Sulama suyu düşüyor, meralar zayıflıyor, tarımsal verim geriliyor. Kısa vadede eriyen buzul fazla su yaratıyor ama uzun vadede su deposu yok oluyor.
Prof. Dr. Kaya uyarıyor: “Sulama suyunun azalması tarımsal verimi düşürecek, meralar zayıflayacak, hayvancılık gelirleri azalacak. Bu gelişmeler kırsal göçü tetikleyebilir.”
Aslında kırsal göç geleceğin bir problemi değil. Şu anda yaşanıyor. Ağrı, Türkiye’nin en yoğun göç veren illerinden biri. Her yıl binlerce genç batıya gidiyor. Neden gittikleri sorusunun yanıtı çok çeşitli ama tüm yanıtların altındaki neden benzer: kuraklaşan meralar, zayıflayan otlaklar, azalan su, verimsizleşen toprak.
İklim göçü, Ağrı’da istatistiklere “ekonomik göç” olarak geçiyor. Ama gerçeği gizlemiyor.
Çok gündemde olmayan bir tehlike daha var. Erimeyle birlikte lahar riski de artıyor. Ağrı Dağı bir volkan. Eriyen buzullar ve artan yağışlar, volkanik kütle üzerinde çamur ve kaya akıntılarına yani laharlara yol açabilir. 2025'te yayımlanan bir çalışma, Ağrı Dağı’ndaki lahar oluşumlarını ve duyarlılık alanlarını haritaladı. Heyelan korkusu yöre halkı tarafından zaten yaşanıyor.
Türkiye’nin en soğuk yoksulluğu
Ağrı, Türkiye’nin en soğuk illerinden biri. Kış aylarında sıcaklık eksi 30'ları buluyor. Ve Ağrı, Türkiye’nin en yoksul illerinden biri.
Bu iki gerçeği yan yana koyduğunuzda ortaya enerji yoksulluğu denen şey çıkıyor. Isınma ihtiyacı devasa, gelir düzeyi düşük. Doğalgaz altyapısı ya yok ya da var olsa bile insanlar bedelini karşılayamıyor. Türkiye genelinde 2025'te 1 milyon 134 bin haneye kömür yardımı yapıldı. Bunların önemli bir bölümü Doğu Anadolu’da. Kırsalda yaşayan 5,5 milyon kişinin büyük bölümünde doğalgaz yok; soba, odun, düşük kalorili kömür.
Tüm bunlar birleşince sonuç kaçınılmaz oluyor. Yoğun hava kirliliği ve onun getiri olan baca dumanı, kömür isi, solunum yolu hastalıkları. Ve kimsenin konuşmadığı bir çelişki: sera gazı emisyonuna en az katkı yapan insanlar, iklim krizinin bedelini en ağır ödüyorlar.
İklim adaletsizliği tam da bu demek. Ağrı’daki bir çoban ailenin tetiklemediği iklim krizi yüzünden geçimini sağlayamaması ve İstanbul’a göçmek zorunda kalması…
Meranın sonu
Ağrı’nın ekonomisi tarihsel olarak hayvancılığa dayanıyor. Yaylalarda büyükbaş, geniş otlaklarda küçükbaş. Bu coğrafyada tarımın birinci üretim biçimi hayvancılık, bitkisel üretim ikinci sırada.
Ama meralar bozuluyor. Aşırı otlatma, iklim değişikliğine bağlı kuraklık, devlet politikalarının yetersizliği meraları tahrip ediyor. Meralar bozulunca erozyon şiddetleniyor. Toprak kaybı hızlanıyor. Hayvancılık ekonomik olarak sürdürülemez hale geliyor.
Kısır döngü şu: mera bozulur, hayvancılık geriler, gelir düşer, genç göç eder, kalan nüfus aynı meraya daha fazla baskı uygular, mera daha da bozulur. Bu döngüyü kırmak, bireysel çabayla değil yapısal politikalarla mümkün ama o politikalar yok.
Türkiye topraklarının büyük bölümü çeşitli şiddette erozyona maruz kalıyor. Doğu Anadolu, eğimli arazi yapısı ve seyrek bitki örtüsüyle bu krizin en ağır yaşandığı bölge. Erozyon sadece toprağı kaybettirmiyor; baraj göllerinin ömrünü kısaltıyor, su kalitesini düşürüyor, tarımsal verimliliği yok ediyor.
Görünmez il
Ağrı, Türkiye’nin iklim tartışmalarında görünmez bir il. Enerji dönüşümü denince akla rüzgâr ve güneş santralleri geliyor. Fakat Ağrı’da ikisi de yok denecek kadar az. İklim adaptasyonu denince akla gelen kavramların da Ağrı’nın uzağında olduğunu söyleyebiliriz. Zaten ortada bunları hayata geçirecek bir bütçe de yok. Ulusal iklim planlarına bakınca Ağrı, birkaç satırlık “Doğu Anadolu” kategorisinin içinde kayboluyor. Planların da umurunda değil.
Ama iklim krizi Ağrı’da, İstanbul’dan ya da Antalya’dan daha az gerçek değil. Sadece başka türlü tezahür ediyor: sel ya da sıcak dalgası olarak değil, eriyen buzul, çöken mera, tükenen su, göçen insan olarak.
COP31'e not
Ağrı, COP süreçlerinde “adil geçiş” (just transition) kavramını Türkiye’nin kendi içinde test ediyor.
COP müzakerelerinde adil geçiş genellikle kömür bölgeleri için kullanılıyor: fosil yakıttan çıkarken madenci ne olacak, o bölgenin ekonomisi ne olacak. Önemli bir kavram. Ama Ağrı gibi şehirler için de geçerli olması gerekiyor. Yani fosil yakıt üretmeyen ama iklim krizinden doğrudan etkilenen, zaten yoksul olan, adaptasyon kapasitesi sıfıra yakın bölgeler.
Ulusal iklim planları Ağrı’yı görmeden yazılamaz. COP31'de Türkiye, kendi Kilimanjaro’sunu iklim diplomasisinin sembolü olarak kullanabilir. Ama bunun inandırıcı olması için, dağın eteklerindeki insanların hayatını iyileştirecek somut politikalar gerekiyor: enerji yoksulluğuyla mücadele, mera rehabilitasyonu, su yönetimi, kırsal kalkınma.
Prof. Dr. Kaya’nın sözünü bir kez daha hatırlayalım: bu buzul yalnızca eriyen bir buz kütlesi değil. İklimin, doğanın, kültürün ve inancın ortak hafızası.
O hafıza silinirken, aşağıda bir il sessizce boşalıyor.
메타데이터
- post_id
- cd6531fdbc59
- slug
- cop31e-doğru-04-ağrı-eriyen-takke-göçen-i̇nsan-cd6531fdbc59
- url
- https://medium.com/@yesilpolitikanotlari/cop31e-do%C4%9Fru-04-a%C4%9Fr%C4%B1-eriyen-takke-g%C3%B6%C3%A7en-i%CC%87nsan-cd6531fdbc59
- canonical_url
- https://medium.com/@yesilpolitikanotlari/cop31e-do%C4%9Fru-04-a%C4%9Fr%C4%B1-eriyen-takke-g%C3%B6%C3%A7en-i%CC%87nsan-cd6531fdbc59
- author_url
- https://medium.com/@yesilpolitikanotlari
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-23 03:48:11