← Back to list

Yatak

Bir sabah belimden kalçama doğru bıçak gibi saplanan bir ağrıyla uyandım. O gün, yıllardır ertelediğim bir şeyi artık erteleyemeyeceğimi…

Amateur Genius · 2026-04-18 10:01 · 0 claps · 9.3 min read
#kısa-öykü #öykü #bel-ağrısı
Open on Medium ↗

Yatak

Bir sabah belimden kalçama doğru bıçak gibi saplanan bir ağrıyla uyandım. O gün, yıllardır ertelediğim bir şeyi artık erteleyemeyeceğimi anladım: Yatak almak.

Bu ağrı, aslında çok uzun zamandır benimle. Hatırladığım en eski ağrı hatırası altı buçuk yıl önce yurtdışında yaşarken o dönem uzaktan ilişki yürüttüğüm eski sevgilimin yanıma geldiğinde hissettiğim ağrıydı. Bunu özellikle hatırlıyorum çünkü o dönem ev bulmanın neredeyse imkansız olduğu bir Avrupa şehrinde yaşıyordum ve zar zor bulduğum ve hiç de iyi sayılmayacak bir ev bulup kendimi bir odasına atabilmiştim. Evin hiçbir şeyi iyi değildi. Mutfağı döküktü, banyosu küfle kaplıydı. Öyle ki; duş alırken temizlendiğimi değil kirlendiğimi hissediyordum ve bu nedenle ne kadar uzun süre duş almadan durabilirsem o kadar durmaya çalışıyordum. Ne odam ne de ortak alanlar güneş alıyordu. Eğer o gün evden çıkmamışsam havanın nasıl olduğunu bilmem mümkün değildi çünkü evin erişimim olan alanlarından hiçbiri dış cepheye bakmıyordu. Bir de garip bir ayrıntı olarak, odamla evin banyo hariç erişimime açık tek ortak alanı olan Amerikan mutfak salonunu, ya da daha doğru bir deyişle mutfaktan bozma salonunu ayıran duvarda bir delik vardı. Salonda ışık açıldığında odama da bir ışık huzmesi vuruyordu. Neyse ki yüksek tavanlı bir evdi -ki bu da evin tek iyi özelliği olabilir- ve bu delik de neyse ki tavana yakın bir yerdeydi, bu da ikinci iyi özellik olabilir ama tam değil kısmen iyi bir özellik.

İşte eski sevgilim, o eve beni ziyarete gelmişti. Kendisi dünyanın en kötü insanıydı. Ve burada Joachim Trier’in Dünyanın En Kötü İnsanı filmindeki ana karakteri gibi bir kötülükten bahsetmiyorum. Trier, hepimizin bildiği üzere, o filmde bir ironi yapıyor. Bense burada, Trier’in aksine, hiçbir ironi yapmıyorum. Eski sevgilim, kelimenin tam manasıyla ve en güçlü anlamıyla, dünyanın en kötü insanıydı. (Dünyadaki sekiz milyar insanı tek tek tanıyıp gerçekten de ondan daha kötü olup olmadıklarını test etmeye gerek duyurmayacak kadar kötüydü. O kadar belliydi ki bu, belki de ilk görüşte anlayabilirdiniz. Benim anlamam biraz zaman aldı.) Ama konumuz bu olmadığı için, şimdilik bunun üzerinde durmuyorum. Sadece metinde, bundan sonra, eski sevgilimden eski sevgilim şeklinde bahsetmeyeceğim için bu kısa açıklamayı yapmak istedim. Onun bu metindeki ve hatta bence tüm diğer bağlamlardaki adı artık dünyanın en kötü insanı olmalı. Nüfus müdürlüğü keşke bu konuda bir şeyler yapsa.

Başkalarının isimlerini zorla değiştirtmek için dava açılabilen bir paralel evren var mıdır acaba?

Tuttuğum odadaki yatak zaten normalde de çok iyi sayılmazdı. Biraz eskiydi. Belli ki çok çile çekmişti. Kim bilir ne kadar zamandır o kötü evdeydi. Benim o eve sadece bir ay dayanabildiğimi düşünürsek, yatak sinirden stresten dile gelip bana hakaret bile etse bir şey diyemezdim herhalde. Ama o, tüm bunlara rağmen yine de üstünde uyuduğumda rahat uyanmamı sağlayacak kadar rahattı. Ancak dünyanın en kötü insanı beni ziyarete geldiğinde, yatakta iki kişi uyumak, yatağın ve benim tüm dengemizi alt üst etti. (Kötü insanlar girdikleri her ortamın içine eder.) Ne yatak ne ben, ikimiz de artık mutlu değildik. Zavallı yatak, belli ki beni gece uyurken yeterince destekleyemiyor, hatta muhtemelen dünyanın en kötü insanının ağırlığı altında eziliyordu. Bense sabahları korkunç bir ağrıyla uyanıyordum. Şu anki ağrıma benzeyen, ama yine de, tüm şiddetine rağmen, bugünkü ağrımdan daha hafif bir ağrıyla.

İşte yetişkinlik hayatımda hatırladığım en eski ağrı anısı bu. Evin berbatlığı ve dünyanın en kötü insanının birleşmesi sonucu benim için unutulmaz bir anı olmuş belli ki. Ancak o an ağrıyı hissettiğimde bunu ilk defa yaşamadığımı düşündüğümü hatırlıyorum. Hatta içimden “yine geldi o ağrı” dediğimi de hatırlıyorum. Demek ki daha önceden de hissettiğim bir ağrıydı bu. Hatta çocukken de ara ara belimin ağrıdığını ve lisede de arkadaşlarımla konuşurken bel ağrımdan bahsettiğimi hatırlıyorum. Yani benim için bu ağrının tam olarak ne zaman nasıl başladığının bir cevabı yok. Bilmiyorum. Bu ağrı muhtemelen hep benimleydi. Belki annemden birlikte doğmuştuk. Belki bu ağrı benim kardeşimdi. Bilemiyorum.

Dolayısıyla yıllardır benimle olan bu ağrıya karşı bir duyarsızlık geliştirdiğimi ancak şimdi anlayabiliyorum. Şimdilerde belimde fıtık tanısı olduğunu söylediğim herkes “Aa hiç de belinin ağrıdığını söylemedin,” diyor. Evet gerçekten de söylemedim kimseye çünkü bu ağrı da belim gibi bir parçamdı sanırım. İnsan durup dururken gidip birine “bak benim belim var” der mi? Belin oradadır ve sen de o orada değilmişçesine yaşamaya devam edersin. İşte ben de bu ağrıyı yıllarca yanımda taşımış ve o orada değilmişçesine duyarsızlaşmıştım. Şimdi burada “Kim bilir daha neleri, hangi yükleri böyle hiç farkında olmadan taşıyoruz…” diye başlayarak bu yazıyı daha duygusal bir yazıya da çevirebilirim. Ama yapmayacağım. Bel ağrısına dönelim.

Ben farkına bile varmadan bir parçam olan bu ağrı, son bir yıla kadar sadece belimde kaldı diye hatırlıyorum. (Bahsettiğim duyarsızlaşma nedeniyle ağrının bütün geçmişi zihnimde muğlak. Bu nedenle hafızamın bu puslu kısmına güvenmek zorundayız.) Belimde, özellikle belimin sol yanından hafif aşağı doğru inen, ama asla kuyruk sokumuna kadar ulaşmayan, bıçak batmasına benzer bir ağrıydı bu. Genellikle sabahları uyandığımda kendini hissettirirdi ve biraz hareket ettiğimde geçerdi. Yıllardır her gün yaptığım yogayı biraz aksattığımda, mesela birkaç gün yapmadığımda, hemen şiddetlenirdi. Ağrım belli ki belalı bir yoga bağımlısıydı. Ona yogayı bir gün vermesem elindeki bıçakla hafifçe dürterek beni önce uyarıyor, bunu birkaç gün uzattığımdaysa beni acımasızca bıçaklıyordu. Mecburen ben de yoga bağımlısı olmuştum. Yogamız olmadığında yoksunluk çekiyor, yoga bize verildiğindeyse müthiş bir rahatlama hissediyorduk. Belli bir zaman geçince, benim ağrıya duyarsızlaşan zihnim, bu duruma da duyarsızlaştı. Yoga yaptığım sürece her şey yolundaydı. O zaman ben de yoga yapıyordum işte. Koşullara kusursuzca uyumlanmış, bir konformist olup çıkmıştım. Böyle böyle ağrının sebebini hiç sorgulamadan yıllar geçtiyse de son bir yılda işler biraz garipleşmeye başladı ve ağrıyı başka yerlerde de hissetmeye başladım. Önce, bundan tam bir yıl önce, biraz da stresli bir dönemimde, kalçamda; daha sonraları ise ayağımda. Bunun ne anlama geldiğini az çok biliyordum. Siyatik dediğimiz ağrıydı bu. Ağrım belki de serpilmiş, büyümüş, siyatik olmaya karar vermişti. Benim duyarsızlığımsa devam ediyordu. Ara ara yoklayan bu kalça ve ayak ağrılarını görmezden geldim. Ta ki geçen aya kadar…

Geçen ay bir sabah görmezden gelmenin mümkün olamayacağı kadar şiddetli bir ağrıyla uyandım. Üstelik bu sefer tek bir yer değil, vücudumun üç farklı bölgesi aynı anda bıçaklanıyordu: Belim, kalçam ve ayağım. İtiraf ediyorum, 3–4 gündür yoga yapmıyordum. Ama ilk defa bu kadar ağır cezalandırılıyordum. Çabucak yoga matımı alıp canhıraş yere serdim. Hemen yoga yapmalı, ağrımın yoksunluk krizini dindirmeliydim. Ancak beklenmedik biçimde ağrım yoga yapmama izin vermiyordu. Bıçak darbelerinden nefessiz kalmış halde yoga hareketlerini tek tek yapmaya çalışırken, her harekette kalçamdaki bıçak sanki 360 derece döndürülüyordu. Tek bir hareket bulmuştum ağrıya iyi gelen: Yere yüzüstü uzanıp tek bacağımı yana doğru açtığım bir hareketti bu. Tamamen tesadüf eseri bulduğum bu harekete sarıldım ve ilerleyen günlerde bol bol yapmaya başladım. Bazen olmayacak yerlerde, mesela işyerinde ya da bir kafede tuvalete gidip bu hareketi yapıyordum. Tuvalette yere yüzüstü uzanamayacağım için ellerimle duvara dayanıp bacağımı yana açıyordum. Evet, ağrımın yoga bağımlılığı, tüm bağımlılıklar gibi, modern çağın günlük yaşamına devam edemeyecek noktaya getirmişti beni. Yani ağrım ve ben artık DSM-5’in bağımlılık tanımına da uyan, gerçek birer bağımlıydık. Aldığımız yoga dozları bizi sadece birkaç saat götürüyor, sonra yine yoksunluğumuz başlıyordu. Dolayısıyla gün içinde sık sık yeni dozumuzu almak için kuytulara çekiliyorduk. Wolf of Walstreet filmindeki borsacılar gibi dolanıyorduk ortalarda. Yavaş yavaş bunun artık böyle gidemeyeceğini anlamaya başlıyordum. Bir şeyler yapmalıydım, belki bir şeyleri değiştirmeliydim. Yakın çevremin doktora gitmem yönündeki tavsiyelerine doktora gidersem duyacaklarımdan korktuğum için bir süre kulak asmadım. İşe yatağımı değiştirmekle başlamak istiyordum. Ve böylece kendimi yatak mağazalarında buldum.

Bu tuhaf ve büyülü evrende bana iyi gelecek bir yatakla karşılaşmak kolay değildi. Hiçbir referans noktam yoktu. Çok uzun süredir kötünün de kötüsü yataklarda uyuduğum için iyi bir yatak nasıl olur bilmiyordum. Sanırım daha önce hiç deneyerek yatak da almamıştım. Dolayısıyla hiç bilmediğim bir dünyaya, yatakların dünyasına adım atarken onlarca yatağı birbiriyle karşılaştırmam gerekeceğinden habersizdim ve biraz da savunmasızdım. Üstelik yatak deneme pratiğinin kocaman kocaman mağazaların ortasında, çoğunlukla vitrinin hemen ardında, yani caddeden geçen insanların rahatlıkla görebileceği şekilde yatarak yapıldığını da henüz bilmiyordum. Burada bir parantez açalım: Yatış pozisyonunuzun özellikle sere serpe olması gerekiyor, çünkü normalde nasıl uyuyorsanız o şekilde yatmanız isteniyor ki rahat edip etmeyeceğinizi anlayabilesiniz. Şanslıysanız satış görevlisi başınızda beklemeyip sizi rahat bırakmayı akıl edebilir. Ancak eğer hırslı bir satışçıya denk geldiyseniz, başınızda bekleyip durumun tuhaflığına aldırmadan size satmak istediği yatağın özelliklerini anlatacaktır. Ben, kendi yatak deneme maceramda bu iki profille de karşılaştım.

Ne yapacağımı bilemez halde gittiğim ilk yatak mağazasında, satış temsilcisi kendinden emin bir şekilde bu alemde yatakların genelde ikiye ayrıldığını söyleyip benim özellikle onun mağazasında var olan yatak türünü almam gerektiğini sebepleriyle birlikte açıkladı. Oldukça ikna ediciydi. İki-üç yatak deneyip gerçekten rahat olduklarını fark ettikten sonra yine de acele karar vermemem gerektiğini düşünüp satış temsilcisinin kartını alarak mağazadan ayrıldım. İkinci gittiğim mağazadaki satış temsilcisi de yatakların ikiye ayrıldığını söyledi ve diğer mağazada denediğim türün değil de kendi mağazasında bulunan yatak türlerinin bana iyi geleceğini yine sebepleriyle birlikte açıkladı. O da çok ikna ediciydi ve bu mağazada da denediğim yataklar oldukça rahattı. Ancak oradan da hemen karar vermemem gerektiğini düşünerek bir kartvizit alıp ayrıldım. O gün farkında değildim, ama bu deneyim ilerleyen günlerde kendini farklı farklı mağazalarda, farklı satış temsilcileriyle tekrarlayacak ve ben kafam iyice karışmış biçimde İstanbul’un farklı semtlerinde, tepemde çoğunlukla hırslı satış temsilcilerinin kendi yataklarını amansızca övmesi eşliğinde, üstelik mağaza vitrinlerinde ve muhtemelen caddeden gelip geçen insanların bakışları önünde, bir o yana bir bu yana dönerek “rahat etmeye” çalışacaktım. (Ne hikmetse konuştuğum satış temsilcilerinin hepsi, en çok övdüğü ve genellikle en pahalı olan yatağı kendi evinde de kullanıyordu ve çok memnundu. Kimseyi bir şeyle itham etmiyorum ama ilginç bir tesadüf olduğunu belirtmeliyim.) Vitrinde gelip geçen insanların önünde bir yandan evdeki gibi, özellikle normaldeki uyuma şeklim gibi, yani darmadağınık bir halde yatarak bir yandan da satış temsilcileriyle durumun tüm anormalliğine rağmen onların bu manzaraya zaten alışkın oldukları varsayımıyla kendimi rahatlatmaya çalışarak konuşuyordum. İki hafta boyunca şehri karış karış gezip yatak yatak dolaştım. Bu noktada zihnimin edindiğim bilgilerle önce karıştığını sonra ise berraklaştığını adeta adım adım takip ettim. İki haftanın sonunda artık yatakların dünyasına dair bilmem gerekenleri biliyor, bu dünyada kendimi savunmasız hissetmiyordum. Artık vitrinde yatakların üstünde yatarken gerçek bir profesyonel gibiydim. Umarsızca uzanıyor, gerçekten de evdeki pozisyonumu alıyor, ilk zamanların aksine bel ağrımı arttırıp arttırmadığını anlamak için gerektiği kadar uzun süre yataklarda yatıyor ve tüm bunlar olurken artık ben de sanki hiç anormal bir durum yokmuş gibi bakıyordum tepemde dikilen satış görevlilerine.

Evet, artık bir yatak gurmesiydim. Adım adım, yattığım her yatakta bu gurmelik deneyimini ilmek ilmek işlemiştim. Denediğim en ucuz yatak 7000, en pahalı yatak ise 100,000 TL idi. İtiraf ediyorum, 100,000 TL’lik yatak gerçekten çok iyiydi, ama mesela 10–15.000 TL’lik yataklarla arasında gerçekten o kadar büyük bir fark var mıydı, emin değilim. Bu arada ilk hafta gittiğim dükkanlardan birinde 15000 TL’lik bir yatak, biraz satış temsilcisinin ağzı laf yapması sebebiyle, ama daha ziyade en çok o yatakta rahat ettiğim için aklımda kalmıştı. Üstelik en önemli şartlarımdan biri, seçtiğim yatağın stoğunun olması ve yapılması için uzun süre beklememekti ve bu yatak, inanır mısınız, bu şartımı da karşılıyordu. Artık her denediğim yatakta o 15000 TL’lik “özel yaylı” yatağı arıyordum. Ancak her denediğim yatak, beni hüsrana uğratıyordu. Yataklara kaçıngan bağlanmaya başladığımı fark ettiğim an, bu işe bir dur demenin vaktinin geldiğini hissettim. Yatak denemenin bir sonu yoktu. Sonsuza kadar yatak deneyebilirdim. Bunu bir tutkuya çevirip yatak denemek için seyahatlere dahi çıkabilirdim. Ancak nereye kadardı? Artık bir karar vermem gerekiyordu. Kendi kendime bunları düşünürken evime çok yakın ve henüz gitmediğim bir yatak mağazası olduğunu fark ettim. Yanı başımda, evime yürüme mesafesinde koca bir mağaza dolusu onlarca yatak bekliyordu ve ben onları henüz denememiş miydim? Ellerimin titrediğini, zihnimin bulanıklaştığını hatırlıyorum. Sonsuz seçenekler yanılgısı artık beni iyice avcunun içine almıştı. Hemen gitmeli, o yatakları denemeliydim! Belki de aradığım yatak oradaydı, kim bilir? Ancak mağazaya gitmeden önce kendime bir söz verdim: Bu, gittiğim son mağaza olacaktı. Burada da yatak deneyecek ve eğer istediğim gibi bir yatak bulamazsam, o aklımın kaldığı yatağı gidip alacaktım!

Ve bahsettiğim bu yakındaki mağazaya gittim. Bu mağaza, diğerlerinden epey farklıydı. Yataklar vitrinde değil bir mobilya mağazasının en arkasında bulunan kocaman bir salonda sergileniyordu. Gerçek bir profesyonel gibi montumu çıkardım, çantamı bir kenara bıraktım ve yatakları sırayla denemeye başladım. Bu sırada bana yardımcı olmaya çalışan, genç yaşından ötürü belki biraz çekingen sayılabilecek bir satış görevlisi, yatakların özelliklerini anlatmaya başlamıştı. Derken mağazanın mobilya bölümünün derinliklerinden bir adam çıkageldi. (Muhtemelen öyle bir şey olmadı ama zihnim beni bu adamın sislerin arasından çıkıp geldiğine ikna etmeye çalışıyor.) Siyah bir gömlek, siyah kumaş pantolon, siyah kemer ve kunduralarıyla mafya filmlerinden fırlamış gibiydi. Uzun boylu sayılırdı, biraz iri yarı denebilirdi. Bu adam göründüğünde, genç satış görevlisinin süblimleşerek ortadan kaybolduğunu fark ettim. Ben ne olduğunu anlamadan siyahlı adam bana sorular sormaya başladı. Nasıl bir yatak arıyordum? Özel bir şikayetim var mıydı? Bir gurme olarak kendisine nasıl bir yatak aradığımı anlatırken bir yandan da yatak deniyordum. Ben bu geniş mağazada oradan oraya bir yataktan diğerini denemeye geçerken adam da ısrarla beni takip ediyor, başımda dikiliyor, bazen yataklarla ama çoğunlukla da yataklarla ilgisi olmayan konularda nutuklar çekiyordu. Bir ara telefonu çaldığı için yanımdan uzaklaştı. Arka fonda, telefonda konuştuğu ve “küçük prenses” diye hitap ettiği kadına “bir daha sakın benim çağrımı meşgule atma” gibi ne anlama geldiğini anlayamadığım cümleler kurduğunu duyuyor olsam da, rahat bir nefes alabilmiş olmama sevinmiştim. Ancak bu ara uzun sürmedi ve siyahlı adam kısa bir süre içinde tekrar başımda belirip kendisinin eski bir basketbol oyuncusu olduğu gibi, benim yatak seçimime hiçbir faydası olmayacak ayrıntılar vermeye devam etti. Tüm bu nutukların ve garip detayların arasında -gurme olduğum için- dikkatim dağılmadan bir yatak seçebildiysem de yatağın stokta olmadığını öğrenince teşekkür ederek mağazadan ayrılmaya karar verdim. Siyahlı adam bana kapıya kadar eşlik edeceğini söyledi ancak artık ben, belki biraz yatak denemenin yorgunluğundan, ancak büyük oranda siyahlı adamın attığı nutuklardan dolayı içim şişmiş ve bitap düşmüş bir haldeydim. Kapıya doğru yürürken, biraz gerisinde olmamı da fırsat bilip siyahlı adama arkasından ağzımla bir hareket yaptım. Çocukken karşımızdakinin sinirine dokunmak istediğimizde taklidini kötü ve karikatürize bir şekilde yaptığımız hareketi hatırlar mısınız bilmem. Tam açıklamak gerekirse; dudaklarımı birbirinden tam ayırmadan ağzımı olabildiğince açıp alt dudağımı üst dişlerimin altına biraz sıkıştırarak yaptığım bu hareketi, çocukken en çok da biri beni çok bunaltmışsa yapardım ve şimdi de öylece, adeta hiç kontrolüm olmadan, birden içimden çıkıvermişti. Ancak unuttuğum şey, bir mobilya mağazasında olduğumuzdu. Ağzımın normal şekline dönmesiyle tam karşımdaki kocaman gardırop aynasında siyahlı adamla göz göze gelmem ve kendisinin o ana kadar devam ettiği garip detaylarla süslü konuşmasını kesmesi bir oldu. Ve böylece yatak bölümünden kapıya kadar olan 10 saniyelik yol, müthiş bir sessizliğe gömüldüğümüz ve çok eski çağlarda yürüyerek geçilen upuzun hac yollarından birine dönüştü. Her adımda farklı manalara eriyor, her adımda biraz daha pişiyorduk ve muhtemelen ikimiz de bir an önce menzilimize varmak istiyorduk. Günler sonra kapıya geldiğimizde ikimiz de birbirimize bakmadan iyi akşamlar dileyip farklı yönlere doğru yol aldık.

Bu hikayeden çıkarabileceğim bir ders yoktu. Adama yaptığım hareketten de zerre pişman değildim. Ancak bu yatak deneme işini artık bırakmam gerektiğini fark etmiştim. Ertesi gün, daha önce denediğim ve aklımda kalan yatağı almaya gittim ve bu maceraya bir son verdim.


6 ay sonrasından ekleme: Yatağımdan çok memnunum. Ağrılarım da büyük ölçüde azaldı. Onu aldıktan sonra anladım ki eski yatağım beni her gece dövüyormuş.


메타데이터
post_id
cfbfcdfba16c
slug
yatak-cfbfcdfba16c
url
https://medium.com/@amateurgenius/yatak-cfbfcdfba16c
canonical_url
https://medium.com/@amateurgenius/yatak-cfbfcdfba16c
author_url
https://medium.com/@amateurgenius
status
ok
fetched_at
2026-08-23 10:43:56