← Back to list

Türk Müsün?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 66. Madde: “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür”.

Erez B. Molinas · 2022-02-01 16:25 · 12 claps · 4.6 min read
#azınlıklar #türkiye #yahudilik
Open on Medium ↗

Türk Müsün?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 66. Madde: “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür”.

“Sen Türk değilsin. Türk olman için Müslüman olman gerekiyor”. Bu sözler bana ilk defa lise birinci sınıfta sarf edilmişti. Tokat gibi yedim ve cevap veremedim.

15 Kasım 2003 Cumartesi günü Şabat duası esnasında Neve Şalom Sinagoguna gerçekleşen terör saldırısı. Galata, İstanbul.

15 Kasım 2003 Cumartesi günü Şabat duası esnasında Neve Şalom Sinagoguna gerçekleşen terör saldırısı. Galata, İstanbul.

O günden beri sayamadığım kadar fazla, kimliğime ve değerlerime karşı ayrımcı söylemlere maruz kaldım. Bazıları bilerek ve bir şaka olduğunu zannedilerek, bazıları ise hiç bilmeyerek. Bazısında kızgınlığımı içimde yaşadım, bazısında şakayla karışık tepkiler verdim, bazısında ise görmezden gelmek zorunda kaldım.

Mesela ismimi duyan çoğu insandan şu sözleri duymak artık pek de şaşırtmıyor: “Annen baban nereli?”, “Tamam da aslen nerelisin”, “Ana dilin İbraniceyi biliyor musun”, veya “Bizim de Musevi tanıdıklarımız var, çok da iyi insanlar”. Bu sözleri ve türlerini sayamadığım kadar fazla duyduğum için çeşitli cevaplar oluşturdum. Amacım karşımdakine öyle bir cevap vermek ki tatmin olsun ve uzatmasın. Ara sıra karşımdakinin dış görünüşüne göre bir cevap türettiğim oluyor. Bazen de sırf bu konuşmaya girmemek için gayet iyi Türkçe konuştuğumu duyan o insana normal bir isim veriyorum; Ahmet, Mehmet, Kerem falan.

Esnafla, taksiciyle muhabbet ederken her ismimi sorduklarında söyleyemeyip farklı bir isim bulduğumda, her polis çevirmesinde Türkiye Cumhuriyeti kimliğime bakıp, “Türk müsün?” diye sorduklarında ve sadece işlerini yapmaları gerekirken onları zerre ilgilendirmeyen bir sürü soru sorduklarında, Üniversite sınav gününde sınıfıma girerken yine T.C kimliğime bakıp nereli olduğumu anlamaya çalışan sınav görevlilerinin soru yağmuruna tutulduktan sonra, kendimi ikinci sınıf vatandaş gibi hissediyor oluşum pek de şaşırtıcı değil.

Yaşadıklarımı anlattığım bazı insanlardan şunları da duydum, “Bizim ülkenin insanı meraklıdır, sorabilir” veya daha direkt bir şekilde “Yok canım öyle değildir o. Sen abartıyorsundur”. Nasıl abartmadığımın örnekleri çokça mevcut.

Mesela, lise yıllarımda “Erez’in atalarıyla ellerimi yıkıyorum” diyenler, önüme bozuk para atıp “Alsana şunu, Yahudi” diyenler, veya bir hata yaptığımda “Yahudi işte” deyip gülenler. Hatta Holokost’ta hayatını kaybeden altı milyon Yahudinin dalgasını, “kara mizah” adı altında geçenler.

Aklımın ve kalbimin tam orta yerinde gittikçe büyüyen “Doğup büyüdüğüm ülkemde kabul edilmiyorum” düşüncesi işte bütün bu tecrübelerin acı meyvesi.

Bunları ne zaman fark ettiğime gelirsek, orada da küçük bir hikayem var.

“Merdiven Altı Terapi” podcastinin bir bölümünde, Robert Kolejinde eğitim görmüş bir kadın, okulunda nasıl cinsel tacize uğradığını ve bunun üstesinden gelmenin önemli bir vakit aldığından bahsediyor. Öncelikle fark ettiğim şu oldu; böylesine felaket bir tecrübeyi paylaşabilmek gerçek bir cesaret istiyor. Çok zorlu bir süreçtir fark edebilmek, kelimeleri toparlayabilmek, anlatabilmek ve daha sonrası için kendini hazırlayabilmek. Mesela, bu yazı üstünde iki senedir çalışıyorum. Bana örnek ve ilham olduğun için sana teşekkür ederim.

Ben de önce lise hayatımın, daha sonra da günlük hayatımın pek de kolay geçmediğini fark ettim. Zorbalığa uğradım, ezildim ve ötekileştirildim. Hakkımı savunmak ve olay çıkartmamak arasındaki o ince çizgide bir ileri iki geri gittim. En nihayetinde, bir korkak olarak büyüdüm, büyütüldüm.

Benliğimin temellerini atan başka bir düşünce ise “evsizlik”. Büyüdüğüm ve kendimi biraz olsun ait hissettiğim topraklardan göç edişimle alakalı. Ülkenin siyasi ve ekonomik durumuna ilişkin pek çok insanın taşıdığı memnuniyetsizliğin yanında, bende üçüncü, biraz daha farklı bir şey var; toplumsal dışlanma ve güvensizlik. Bu belki de pek çok insanın algılayamayacağı bir şey.

Mesela, Türkiye’de bir Yahudi olmakla ilgili CNN Türk’te yazan Haymi Behar’ın sözlerini hatırlayalım:

“Doğduğunuz ülkede hiçbir zaman yargıç, savcı, subay, bürokrat olamayacağınızı bilerek bir meslek seçimi yapmak ve ikinci sınıf vatandaşlığı normalleştirerek yaşamak demek.”

Yıllar geçti. Hala aynı soru var aklımda. Başka ülkede yeni bir hayat kurdum. Hala aynı soru var aklımda. Kesiştiğim bir sürü insan tanıdım. Hala aynı soru var aklımda. Travmalarımdan arınabileceğim muhteşem anılar biriktirdim ama hala aynı, o lanet soru var aklımda.

“Türk müsün?”, “Türk müsün?”, “Türk müsün?”.

Tabi, tuhaf çelişkiler gözlemleyerek de büyüdüm. Devlet görevlileri tarafından dini bayramlarımız eksiksiz kutlanırdı, bu da saf ben’in hoşuna giderdi.

Özellikle liseyi bitirdikten sonra yakınlaştığım Müslüman arkadaşlarım beni her daim kucakladılar; dinimle pek ilgilenmeksizin beni ben olarak sevdiler ve saygı gösterdiler. Lakin herkes gibi onlar da arkadaşlığımızın ilk zamanlarında kimliğimi sorguladılar. Çünkü her ne kadar onlar gibi Türkçe konuşsam da farklı olduğum belli oluyor. Tabii yani, neticede ismi “Erez Bernard Molinas” olan birinin geçmişini merak edersiniz. Bu farklılığa kötü gözle bakmak yerine bunu bir nevi çeşitlilik olarak algıladılar. Ama onları bu farkındalık seviyesine çıkartmak kolay olmadı. Uğraştım, uğraşıyorum ve uğraşacağım çünkü azınlık olmak bunu gerektiriyor; gururla taşıdığınız kimliğinize karşı çevrenizin daha hassas olabilmesi için vermeniz gereken bu uğraşı.

Demeye çalıştığım, “Bütün Müslüman Türkler, gayrimüslimleri sevmiyor, kabul etmiyor” zaten değil. Ama şu bir gerçek ki, Türkiye’de bir laik olarak çok küçük bir sosyal çevrede büyüyorsunuz. Türkiye’de laik bir gayrimüslim olarak maalesef çok daha küçük bir sosyal çevreye tıkılıp kalıyorsunuz. Çünkü başka türlü barınamıyosunuz.

Tabii, bu bugünün sorunu katiyen değil. Her iktidarın güce gelip ve bunun elbette farkında olup hiçbir şey yapmaması sonucunda gelişmiş, bazen ise aktif Türkleştirme politikaları sonucunda oluşmuş, zamanla normalleşmiş. Trakya Olaylarından Varlık Vergisine, 6–7 Eylül Olaylarından Hrant Dink’in katilinin hak ettiği cezayı bulmamasına kadar envai çeşit olayla dolu Türkiye’mizin tarihi.

Tabii ki bunlar İnkılap Tarihi derslerinde bizlere öğretilmedi. Tıpkı birçok başka kara lekenin öğretilmediği gibi. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, her ne kadar kabul etmek zor gelse de ortak bir kimlik yaratabilmek uğruna, halkının o rengarenk gülümsemesine karşı verilmiş siyah beyaz, mutsuz bir savaş.

Kazanılmış, kazanılmakta ve kazanılacak olan bir savaş.

Bir cuma günü okul çıkışı, okulumun oditoryumunda İstiklal Marşı okundu. Tabii ayağa kalktık, okuduk ve sonra dolaplarımıza doğru yürüdük. Tuvalete girdim, ellerimi yıkadım ve dışarı çıktım. Dışarı çıktığımda İstiklal Marşının bir kere daha okunduğunu duydum ve gördüm. “Bir kere okudum zaten bir daha neden bekleyeyim ki” diye düşündüm ve Hazır Ol!’da duran birçok insanın arasından geçerek dolabıma yürüdüm ve dolabımı açtım. Ardından marş bitti. Bir hoca geldi ve kızdı haliyle. Çok ağır bir dille saygısızlık yaptığımı ve bunun yüzünden de disipline gideceğimi söyledi. Bir sonraki Pazartesi müdür yardımcısının odasına gittim. Bana büyük saygısızlık yaptığımı ve bunun neden yapılmaması gerektiğini anlatıp kızacağını beklerken, bunu bir hikaye aracılığıyla yapmayı daha uygun gördü.

Kendisi Ulus Musevi Lisesi’nde basketbol takımı koçluğu yapmış. Arada bir de hahambaşının spor kulübü ziyaretlerine denk gelirmiş. Hahambaşının her ziyaretinde, herkes gibi, o da ayağa kalkarmış ve saygıdan kusur etmezmiş.

Bu hikâyeyi duyduğumda kendi kendime, “Vay be, ne kadar da empati kurdu” dedim ve sanki beni anladığını, gördüğünü hissettim.

Yanılsamaymış. Ne demeye çalıştığını tam dört sene sonra anladım.

“Ben size saygısızlık etmiyorsam, sen de bize etmemelisin”.

Yani, dinim farklı olduğundan Türk olmamam ve bu sebeple o gün İstiklal Marşına kalkmadığım varsayımıyla türetilmiş, nasihatimsi bir hikâyeydi.

Düşününce, doğruydu belki de. O günden birkaç hafta önce İstiklal Marşını neden okuduğumu gittikçe daha sert sorgulamaya başlamıştım. Ayağa kalkıyordum ve saygıdan kusur etmiyordum. Yalnız, eşlik etmeyi tercih etmiyordum.

Bir önceki yazımda anlattığım gibi, eğitim ve günlük hayatımın nasıl ötekileştirmeden ve zaman zaman nefret söyleminden ibaret olduğu örnekleri çokça mevcut. O hafta bir tanesi başıma gelmiş olabilirdi. Bir tanesi birkaç hafta evvel başıma gelmiş ve aklımı kurcalamış olabilirdi. Veya, bir kaç tanesi aynı gün başıma gelmiş ve beni gerçekten çıldırtmış olabilirdi.

Sinirlendim, kendimi tutamadım ve belki de toplum normlarına göre saygısızca davrandım.

Neden sinirlendim ki?

Doğup büyüdüğüm toplum(um)a hiçbir zaman kabul edilmediysem, hep “öteki” olduysam, her fırsatta bu miletten olmadığım vurgulandıysa, hiç olmazsa kimliğim sorgulandıysa, neden o toplumun temel taşı olan milli marşını okumam gerekliydi?

Milliyetçi duygulara bürünmem için bir sebep var mı gerçekten?


메타데이터
post_id
d36669d2a14
slug
türk-müsün-d36669d2a14
url
https://medium.com/@erezmolinas/t%C3%BCrk-m%C3%BCs%C3%BCn-d36669d2a14
canonical_url
https://medium.com/@erezmolinas/t%C3%BCrk-m%C3%BCs%C3%BCn-d36669d2a14
author_url
https://medium.com/@erezmolinas
status
ok
fetched_at
2026-07-15 11:38:27