← Back to list

Buzdolabındaki Magnet

Satış elemanı koltuğun sırtındaki iki büyük minderi kaldırıp bir kenara koydu.

Gokhan Guder in Türkiye Yayını · 2026-07-11 08:58 · 3 claps · 5.8 min read
#göç #ev-eşyaları #şehir #mahalle #arkadas
Open on Medium ↗

Buzdolabındaki Magnet

Satış elemanı koltuğun sırtındaki iki büyük minderi kaldırıp bir kenara koydu.

Şimdi dikkat edin, dedi.

Oturma yerini kendine doğru çekti, alttaki parçayı kaldırdı. Birkaç saniye içinde az önce üzerinde oturduğumuz kanepe, iki kişilik bir yatağa dönüşmüştü.

Voilà.

Eşim yatağa bakıp başını salladı.

Güzelmiş.

Türkiye’den misafir gelirse burada kalabilir, dedim.

Eşim bana baktı.

Kim gelecek?

Ne bileyim. Biri gelir.

Satış elemanı güldü.

Misafir odanız yok mu?

Yok.

O zaman bu tam size göre.

Adamın adı Mihai’ydi. Romanya kökenliymiş. Bunu tanışmamızdan birkaç dakika sonra öğrenmiştik. Türkiye’deki satış elemanları gibi çenesi kuvvetliydi. Mağazada o gün kanepe bakmaya gelen başkaları da vardı ama Mihai sanki bütün öğleden sonrayı bizimle geçirmeye karar vermişti.

Renk kartelasını getirdi. Eşim açık renklerden birini gösterdi.

Bu güzel.

Çok açık değil mi? dedim.

Mihai eşime döndü.

Çocuklarınız küçük mü?

Çok küçük değiller artık.

O zaman açık renk koltuk almanın zamanı gelmiş.

Eşim güldü.

Ben yeniden yatağa dönüşen kanepeye baktım.

Bir süredir yeni evlenecek çiftler gibi mağaza mağaza dolaşıyorduk. Perde için başka bir yere, sandalyeler için başka bir yere gidiyorduk. Halılar, beyaz eşya, sehpalar. Bir evin ne kadar çok şeye ihtiyacı olduğunu unutmuşum.

Koltuk için önce başka bir şehirde, Türkiye’den getirilen takımlara bakmıştık. Gösterişli çizgiler, işlemeli kollar, ağır oturaklı kanepeler. Birinin kumaşına dokunduğumda kendimi bir mobilya mağazasında değil de memlekette uzun süredir görmediğim bir akrabanın salonunda hissetmiştim.

Salonumuz fazla büyük değildi. O koltuklardan birini alsak odayı neredeyse tek başına dolduracaktı.

Sonra bu sade takımı gördük.

Açık renkli, gösterişsiz, şık.

Üstelik yatak da olabiliyordu.

Mihai renkleri anlatmaya devam ederken gözüm mağazanın duvarındaki dekoratif eşyalara takıldı. Aynalar, tablolar, saatler, dünyanın farklı şehirlerinden getirilmiş gibi duran küçük süsler.

Bir evin duvarlarına asılan, raflarına dizilen, sonra yıllarca orada unutulan şeyler.

Aklıma Ankara’da, Bağlıca’da kiralamak için baktığımız bir ev geldi.

Emlakçı kapıyı açtığında ev sahipleri biraz önce çıkmışlar da akşama döneceklermiş gibi görünüyordu. Salonda koltuklar, sehpalar, televizyon, mutfakta tabaklar, bardaklar duruyordu. Yatak odasındaki dolapları açtığımızda kıyafetler bile içindeydi.

Eşim mutfaktan seslendi.

Bunlar da mı kalacak?

Emlakçı yanımıza geldi.

Ev eşyalı kiralanıyor.

Hepsi mi?

Hepsi.

Buzdolabının üzerinde aile fotoğrafları vardı. Çocukların küçüklüklerinden kalma resimler, birkaç not kâğıdı, farklı şehirlerden magnetler.

Birinin üzerinde Brüksel yazıyordu.

Aynısından bizde de vardı.

Elime alıp bakmadım. Buzdolabına yapışık duran bir magneti eline alıp incelemek, evde olmayan insanlara karşı ayıp olurmuş gibi gelmişti.

Ev sahipleri nerede? diye sordum.

Yurtdışında.

Dönecekler mi?

Emlakçı omuzlarını hafifçe kaldırdı.

Sanmıyorum. Kardeşlerinde vekâlet var. Onlar ilgileniyor.

Evi dolaşmaya devam ettik.

Kirası biraz pahalı geldi.

Tutmadık.

Arabaya bindikten sonra bir süre konuşmadık.

Eşim camdan dışarı bakıyordu.

Biz de böyle bırakmıştık, dedi.

Cidde’deki evimizi düşündüm.

Buzdolabımızda aynı Brüksel magneti vardı.

İlk evlendiğimiz yıllarda o evi kendimiz döşemiştik. Beyaza çalan krem renkli bir koltuk takımımız vardı. Oturma odasında koyu mavi, yatak olabilen bir köşe koltuk duruyordu.

Onları da bir zamanlar mağaza mağaza dolaşıp seçmiştik.

Kumaşlarına dokunmuş, renklerini tartışmış, eve sığıp sığmayacaklarını hesaplamıştık.

Belki o zaman da, misafir gelirse burada yatar, demiştim.

Sonra bir gün tatile çıktık.

Kapıyı kilitlemiş, anahtarı yanımıza almıştık. Birkaç hafta sonra geri geleceğimizi sanıyorduk.

Bir daha o eve dönemedik.

Neyse ki bir arkadaşımız evi kiraladı. Büyük eşyaları satın aldı. Kişisel eşyalarımızın bir kısmını da bize gönderdi.

Brüksel magnetinin o kutulardan çıkıp çıkmadığını hatırlamıyorum.

Cidde’den sonra uzun süre eşyalı evlerde yaşadık.

Başlangıçta bunun büyük bir rahatlık olduğunu düşünüyordum. Kanepe almaya gerek yoktu. Buzdolabı, çamaşır makinesi, yatak hazırdı. Bir eve birkaç valizle giriyor, zamanı geldiğinde yine birkaç valizle çıkıyorduk.

Ankara’da başka insanların seçtiği koltuklara oturduk.

Şanlıurfa’da geniş, gösterişli bir dairede yaşadık. Salon o kadar büyüktü ki içindeki ağır mobilyalar bile küçülüyordu. Koltukların kolları işlemeli, perdeler kalındı. Evin sahiplerinin nasıl bir hayat yaşadığını bilmiyorduk. Bizim için o ev, birkaç valizin açılıp sonra yeniden kapandığı bir yerdi.

Sonra Montpellier.

Oradaki eşyaların kaçıncı el olduğunu tahmin etmek zordu. İkinci el, üçüncü el, belki dördüncü el. Birbirine benzemeyen sandalyeler, kumaşı yer yer lekelenmiş koltuklar, kapağı tam kapanmayan dolaplar.

Eşim ilk gece yatağa oturdu.

Bu da çökmüş, dedi.

Sonra odanın içinde şöyle bir bakındı.

Bu evde her şey kokuyor.

Haksız değildi.

Hiçbiri güzel değildi.

Ama hiçbirini taşımak zorunda da değildik.

Sonra Nîmes.

İlk evimiz kırk metrekareydi. Eski bir öğrenci evinden bozmaydı. Bir ranza, bir çekyat, birkaç temel eşya. Bulaşık makinesi yoktu. Öğrencilik yıllarımdan sonra ilk kez yeniden elde bulaşık yıkadım. Çamaşırları da mahalledeki jetonlu çamaşır makinelerinde yıkıyorduk. Ne kadar temiz oluyorlarsa artık.

Bir akşam eşim etrafına baktı.

Dört kişi için biraz küçük değil mi?

Bir süreliğine, dedim.

Ne kadar kalacağımızı bilmiyorduk.

Başta bunun da ötekiler gibi bir süreliğine olduğunu düşünüyordum. Biraz kalırdık, şartlar iyileşirse başka bir yere geçerdik. Zaten uzun zamandır hayatımız böyle ilerliyordu. İnsan bir evin kapısını açarken bile bir sonraki kapıyı düşünmeye alışıyordu.

Sonra nitekim kontrat meselesi çıktı.

Kovid sonrasıydı. Ev sahibi evi yeniden öğrencilere vermek istiyordu. Bizim de çıkmamız gerekiyordu. Çok büyük bir şey değildi aslında. Daha önce de taşınmıştık. Yine toparlanır, yine birkaç valizi kapatır, yine başka bir yere geçerdik.

En azından ben öyle düşünüyordum.

Akşam masada konuşuyorduk.

Başka mahallelere de bakarız, dedim. Belki daha uygun bir şey çıkar.

Eşim hemen cevap vermedi. Sonra:

Yine mi? dedi.

Mecburuz.

Hep mecburuz zaten.

Kızım başını kaldırdı.

Ben okulumu değiştirmek istemiyorum, dedi.

Şimdi kesin değil zaten, dedim. Bakıyoruz sadece.

Sonra da istemiyorum.

Sesi yükselmemişti. Ağlamıyordu da. Ama ilk kez bir taşınma konuşmasının içinden böyle sert bir şey geçmişti.

Niye? dedim.

Omuzlarını kaldırdı.

Arkadaşlarım burada.

Biraz sustu.

Ben artık bir daha yeni çocuk olmak istemiyorum.

Bu cümleyi söyledikten sonra önündeki tabağa baktı. Sanki bize değil de tabağına söylemişti.

O akşam eşimle çocukların değiştirdiği okulları saydık.

Kaç okul oldu?

Dört.

Beş.

Beş mi?

Anaokulunu da sayıyorum.

Dört yılda üç ülke, beş şehir, beş farklı okul.

Ertesi sabah onu okula bırakırken sözünü ettiği arkadaşını gördüm.

Adı Maya’ydı. Küçük, minyon, tatlı bir kız. Saçlarını çoğu zaman iki yandan toplardı. Sabahları onu Cezayir kökenli ninesi getirirdi. Akşamları annesi alırdı.

Ninesi kısa boylu, güler yüzlü bir kadındı. Fransızcayı ağır ağır konuşurdu. Ben de zaten hızlı konuşamazdım. Bu yüzden birbirimize iyi geliyorduk.

Kızlar evimizin önünde karşılaşınca hemen el ele tutuşurlardı.

Okula kadar öyle yürürlerdi.

Biz de arkalarından giderdik. Havadan sudan konuşurduk.

Nine bazen konuşurken koluma girerdi.

Ne söylediğimden çok emin olmadığım zamanlarda bile gülümserdi.

Ben de gülümserdim.

Başka mahallelere bakmadık.

Aynı okulun çevresinde bir ev bulduk.

Evi değiştirdik.

Mahallede kaldık.

Yeni ev boştu.

İçinde başka insanların seçtiği hiçbir şey yoktu.

Perdeler, sandalyeler, halılar veya beyaz eşya.

Sonra Mihai’nin bir hareketiyle yatağa dönüşen açık renkli kanepe geldi.

Ev yavaş yavaş doldu.

Biz de aynı sokaklardan geçmeye devam ettik.

Sabahları kızımı okula bırakıyordum. Bazı günler Maya’yla evimizin önünde karşılaşıyorlardı. Kızlar yine el ele önden gidiyor, biz arkalarından yürüyorduk.

Dönüşte çoğu sabah köşedeki fırına uğrardım.

Bonjour, ça va?

Ça va, et vous?

Bir gün fırındaki kadın:

Eşiniz hâlâ iş arıyor mu? diye sordu.

Şaşırdım. Aylar önce konuştuğumuz bir şeyi hatırlıyordu.

Evet, dedim. Hâlâ arıyor.

Eskiden ne iş yapıyordu?

Öğretmendi.

Burada da öğretmenlik yapamıyor mu?

Başımı salladım.

Ben iyi kötü bazı işlerde çalışıyordum. Eşim için daha zordu. Ben iş değiştiriyordum. O mesleğini kaybetmişti.

Petit pain aldım. Kahvaltı için birkaç kruvasan.

Fırından çıkınca mahalle meydanından geçiyordum. Ortada küçük bir su fıskiyesi, yanında yüksek bir çınar vardı. Bir de belediyenin ilan panosu ve gölgede birkaç bank.

Sabahın erkencileri oralarda olurdu.

Karşıdaki marketten aldıkları içecekleri yudumlayanlar, bankta tek başına oturanlar, köpeğini gezdirmeye çıkmış olanlar.

Bazılarının adını bilmiyordum.

Onlar da benimkini bilmiyordu.

Yine de yanlarından bir bonjour demeden geçmiyordum.

Bir süre sonra kimin hangi bankta oturduğunu, kimin köpeğini hangi saatte gezdirdiğini öğrenmiştim.

Onlar da beni öğrenmiş olmalıydılar.

Bir sabah geçsem görürlerdi.

Geçmesem belki fark ederlerdi.

Meydandan sonra eve dönüyordum. Sokağa girdiğimde karşı komşumuz Mélanie bazen kapısının önünde olurdu. Selam vermeden geçmezdim. O da birkaç kelime konuşmadan bırakmazdı.

Seksene merdiven dayamıştı. Kısa boylu, ince yapılıydı. Omuzlarına kadar inen kırlaşmış saçlarını çoğu zaman açık bırakırdı. Konuşurken gözlerini hafifçe kısarak gülümserdi.

Yalnız yaşıyordu. Eşini çoktan kaybetmişti. Yirmili yaşlarındaki akıllı uslu kedisi Benjamin’le birlikteydi.

Bizim kedi ise Benjamin’in tam tersiydi.

Afacağın tekiydi.

Tatile çıkmadan önce kedimizi ona bırakıp bırakamayacağımızı sormuştuk.

Elini göğsüne götürüp gülümsemişti.

Bien sûr, demişti.

Tatildeyken birkaç kez mesaj attı. Kedinin iyi olduğunu, ama biraz fazla hareketli olduğunu yazdı. Bir fotoğraf da gönderdi. Bizim kedi perdenin arkasından sadece gözlerini gösteriyordu.

Fotoğrafa bakıp güldük.

Tatilden dönerken Nîmes’e yaklaştıkça ufukta makiyle kaplı alçak tepeler görünmeye başladı. Gökyüzündeki bulutlar seyrekleşmişti. Arabanın sıcaklık göstergesi otuz dereceyi geçmişti. Serin dağ molası geride kalıyor, yol yeniden uzun ve sıcak yaz günlerinin içine giriyordu.

Açık sarı evler, kiremit çatılar, üzüm bağları ve zeytin ağaçlarıyla şehir kenardan görünmeye başlayınca koltuğa biraz daha yaslandım.

Döndükten birkaç gün sonra Mélanie’yi kahve içmeye çağırdık.

Kahve yerine bizimle Türk çayı içti. Çekirdek çitledi. Benjamin’in ağırbaşlılığından, bizim kedinin afacanlığından konuştuk.

Bir ara çayı tazelemek için mutfağa gittim.

Buzdolabının önünden geçerken Brüksel magnetini gördüm.

Cidde’den gelen kutulardan mı çıkmıştı, sonradan yenisini mi almıştık, yine hatırlayamadım.

Salondan Mélanie’nin sesi geliyordu.

Yeni eviniz daha iyi, değil mi? diye sorduğunu duydum.

Çok daha iyi, dedi eşim.

Artık taşınmak yok öyleyse.

Eşim güldü.

Onu şimdilik söylemeyelim.

Sonra ikisi birden güldü.

Çayı tazeledim.

Bir tabak daha çekirdek götürdüm.

Mélanie giderken boş çay bardağını masaya bıraktı. Kapıda biraz daha konuştuk. Sonra karşıdaki evine geçti.

Pencerenin önündeki açık renkli kanepeye oturdum.

Yatak da olabiliyordu.

Bir süre öylece kaldım.

Balkondan şehir merkezindeki müziğin sesi sızıyordu.


메타데이터
post_id
d4ae5d288d4e
slug
buzdolabındaki-magnet-d4ae5d288d4e
url
https://mediumturkiye.com/buzdolab%C4%B1ndaki-magnet-d4ae5d288d4e
canonical_url
https://mediumturkiye.com/buzdolab%C4%B1ndaki-magnet-d4ae5d288d4e
author_url
https://medium.com/@gguder
status
ok
fetched_at
2026-07-13 06:23:13