← Back to list

Kırık Kurabiyeler Üzerine

Hiç evde kurabiye yaptınız mı bilmem ama süreç şöyle başlar: önce mutfağı birbirine katmayı ve alacağınız kalorileri göze almanız gerekir…

Sema · 2026-06-17 20:37 · 0 claps · 2.1 min read
#hoşgörü #varoluş #öteki #tolerance #power-dynamics
Open on Medium ↗

Kırık Kurabiyeler Üzerine

Hiç evde kurabiye yaptınız mı bilmem ama süreç şöyle başlar: önce mutfağı birbirine katmayı ve alacağınız kalorileri göze almanız gerekir, sonra bir hevesle işe girişirsiniz. Bütün malzemeleri karıştırıp özenle şekil verdikten sonra 180 derecede ısınmakta olan fırına atar minik bir gururla pişmelerini beklemeye başlarsınız. Ve her zaman değilse bile genelde en az bir kurabiye kırık çıkar fırından. Doğruyu söylemek gerekirse bu sadece benim beceriksizliğim mi yoksa bu hep böyle mi olur emin değilim ama kırık kurabiyeye verilen tepkinin herkes için benzer olduğunu düşünüyorum “Kırılmış mı? Olsun, bunu misafire çıkartmam, kendim yerim.” Yüce bir gönüllülükle kabul ederiz kırık kurabiyeyi. Yunus Emre ve Mevlana’dan bugüne hoşgörü bu toprakların en kıymetli değerlerindendir ne de olsa.

Hoşgörü kavramı, tıpkı Yunus Emre ve Mevlana’yı birleştirdiği gibi Farsça ve Türkçeyi birleştirmiş güzel coğrafyamızın bir ürünüdür. Farsça “iyi, güzel, sevimli” anlamlarına gelen “hoş” ve öz Türkçeden günümüze armağan “görmek” kelimelerini birleştirir ve oldukça içten bir kavram çıkartır ortaya. Günümüzde daha çok “anlayış, tolerans, müsamaha” gibi kavramlarla tanımlansa da özellikle kabul noktasında toleranstan ayrılır. Çünkü tolere edilenin aksine hoş görülene karşı en azından görünüşte bir kabul var. Yalnız dikkate değer bir birleşimi vardır bu iki kavramın: hiyerarşi. İkisi de aynı mesajı verir “Normu belirleyen dolayısıyla doğru olan benim, sense en başından yanlış kabul ettiğim ancak var olmasına izin verdiğim ötekisin.” Hakkını verelim batıdan ithal ettiğimiz “tolerans” kavramının kabalığının aksine “hoşgörü” içinde bir incelik barındırır ve “Var olma hakkını, yanlış olduğuna dair şüphem olmasa da, kabul ediyorum.” der. Hoşgörü öyle içimize işlemiştir ki insan ilişkilerimizde de kurabiyelerimize davrandığımız gibi davranır, başımızı hafifçe yana eğerek “olsun” deriz. Üstelik bunu bir erdem sayar, hemen Mevlana’dan bir alıntı yaparız “Ne olursan ol, yine gel.”

Bu sırada hoşgörünün diğer ucunda bulunanı hiç hesaba katmayız, oysa o taraftan bambaşka görünür hikaye. Asırlardır üzerine romanlar, tezler, kuramlar yazılan ötekinin hikayesidir bu. Gerçek kabule ulaşamadığı gibi, var olmasına izin verildiği için minnet duymasını dikte eder ötekine, onun sesini bastırır. Bir muhatap bile sunmaz ona, kendini savunmasına izin vermez çünkü alçak gönüllülük gösterilmiş ve hiç savaşa girilmemiştir onunla. Bunun karşılığında o da uslu bir çocuk olmalı ve ona gösterilen çizginin dışına çıkmamalıdır.

Buna karşın hiyerarşiden arındırılmış gerçek kabul ne lütuf barındırır içinde ne de minnet. İki şekilde gösterir kendini; ya samimi bir sevgi ya da samimi bir rahatsızlık. Samimi sevgi yalındır; senden olmamasına ve sana benzememesine karşın duyumsanan içten bir sevgidir. Samimi rahatsızlık ise “sana katılmıyor ve senden hoşlanmıyorum, seninle dövüşebilirim ya da birbirimize arkamızı döneriz.” der. Her ne kadar çatışma doğuruyor gibi görünse de ötekinin varoluşunun gerçek anlamda kabulüne götürür bizi. Yok etmeye çalışmayan çatışma, muhatabının varlığını tanır. Hiç değilse bu kadarını verir ona.

Bununla birlikte varlığı hiç gerçek anlamda tanınmamış insanlar vardır, kendilerine bir yer edinebilmek için direnmiş insanlardır bunlar. İçine doğdukları kalıba ait hissedememiş, biraz olsun norm dışına çıkmış ve en iyi ihtimalle hoşgörülmüş insanlar. Sürekli kendilerinde bir sorun olduğunu düşünen, arzularından suçluluk duyan ve “ben kimim?” sorusuna cevap vermeyen insanlar. Köklerini arayıp bulamayan, derin bağlar kuramayan; tam anlamıyla toplumun dışına itilmemiş ama uyumsuz insanlar. Hafifçe yana eğilmiş bir baştan gelen “olsun”u iyi tanırlar. Ancak bu olsun taşıması kolay bir yük değildir. İnsanın boynunu öyle eğer ki, kırılıverecek sanırsınız. İnsan bu yüke bir yere kadar dayanır, sonunda boynu kırılmasın diye başını göğe kaldırması gerekir. Baş bir kere kalktı mı gerisi gelir: “Ama beni öylece bir kavanozun içine tıkıp gözden uzak bir yere kaldırarak sorunu çözemezsin. İnsanım ben, varım, buradayım.”


메타데이터
post_id
daaadc0ed8fc
slug
kırık-kurabiyeler-üzerine-daaadc0ed8fc
url
https://medium.com/@semaa/k%C4%B1r%C4%B1k-kurabiyeler-%C3%BCzerine-daaadc0ed8fc
canonical_url
https://medium.com/@semaa/k%C4%B1r%C4%B1k-kurabiyeler-%C3%BCzerine-daaadc0ed8fc
author_url
https://medium.com/@semaa
status
ok
fetched_at
2026-07-16 03:28:17