← Back to list

Emekçi Halkın Kurtuluşu İçin Bir Direniş Çağrısı

Tam bağımsızlık, tarih sahnesinde her zaman coşkulu bir ozanın dilinden dökülen dizeler kadar yüce, bir maden işçisinin yeraltından…

Erhan Uygun in Yön ve Akıl · 2025-02-14 21:00 · 5 claps · 4.2 min read
#sol #siyaset #politika #halk #direniş
Open on Medium ↗

Emekçi Halkın Kurtuluşu İçin Bir Direniş Çağrısı

Tam bağımsızlık, tarih sahnesinde her zaman coşkulu bir ozanın dilinden dökülen dizeler kadar yüce, bir maden işçisinin yeraltından çıkardığı kömürün karasında saklı umut kadar gerçektir. Bu kavram, sadece “ülke toprakları üzerinde yabancı bayrak dalgalanmayacak” demek değildir; aynı zamanda tüm karar mekanizmalarında, üretim araçlarında ve kültürel kodlarda gerçek bir özgürleşme anlamına gelir. Ne var ki, Türkiye coğrafyasında bu yüce ideale ulaşma mücadelesi, emperyal güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin özenle ördüğü bir tuzak ağına yakalanır. Öyle ki, düşmanın sadece dışarıda olduğunu düşünmek bazen en büyük yanılgıdır. Bu memlekette tam bağımsızlığın karşısına dikilenler, sıklıkla kendi içimizden, kendi toprağımızın ekmeğini bölüşen, fakat ruhunu dış güçlere ipotek etmiş komprador burjuvaziden çıkar.

İşbirlikçi politikacıların ve onlarla el ele veren sözde elitlerin temel kaygısı, halkın özgürleşmesinden ziyade kendi ayrıcalıklı konumlarını sürdürmektir. Bu zümre, dışarıdan “yatırım” veya “kalkınma” adı altında dayatılan politikaları seve seve kabul eder. Çoğu zaman ulusal onuru üç beş ihaleye, yabancı sermayeye açılan kapılara, spot borsalarda el değiştiren varlıklara kurban eder. Çünkü onların gözünde “milliyet” sözcüğü, gündelik siyasette kullanılabilecek bir pazarlık kozundan ibarettir. Yeter ki cepler dolsun, yeter ki zenginlikleri büyüsün; halkın alın teri, madenlerde can veren işçinin kanı, tarlada günü yanan köylünün emeği onlar için istatistikten öte anlam taşımaz.

Tam bağımsızlık fikri, geçmişten bugüne kadar uzanan zorlu bir yürüyüşün adı. Bu yürüyüşte sadece silahlı mücadele veya diplomatik ataklar değil, aynı zamanda kültürel bir seferberlik ve toplumsal bir uyanış da gerekir. Zira emperyalizmin en tehlikeli yöntemlerinden biri, kültürün yumuşak karnımıza saplanmış bir hançer gibi kullanılmasıdır. Günümüzde popüler medya araçları, dizi sektörü, sosyal medya akımları, toplumu tek tipleştirmenin ve edilgenleştirmenin en etkin araçlarına dönüştürülür. Emekçi halk, ekmek kavgasının peşinde koşarken, bir yandan da parlak reklam sloganlarıyla, eğlencelik programlarla uyutulur. Yaşanan acılar, ekonomik buhranlar ve hak gaspları görünmez kılınır. Zihinler, “daha fazla tüket, daha fazla harca, daha fazla borçlan” yanılsamasıyla esir alınır. “Bağımsızlık” kelimesi, bazen nostaljik bir şiir mısrası gibi, bazen de bir bayram tebriki gibi sığlaştırılır ve içi boşaltılmış bir klişeye dönüştürülür.

Oysa tam bağımsızlık, adını koyamadığımız o derin hasretin gerçek vücut bulmuş hâlidir. Türkiye’de ezelden beri varlığını sürdüren direniş ruhu, kökünü toprağın derinliklerinden alır. Kurtuluş Savaşı yıllarındaki “Ya istiklal ya ölüm!” haykırışı, sadece emperyalist devletlerin postallarına karşı değil, aynı zamanda yabancı menfaatlerine diyet ödemeyi göze alan yerli saray mensuplarına, işbirlikçi paşalara ve çıkarcı çevrelere karşı bir başkaldırıydı. O dönemler gösterdi ki, gerçek bağımsızlık, ancak iç ve dış zincirlerin birlikte kırılmasıyla mümkündür. Yarım bağımsızlık ya da kâğıt üstünde özgürlük, bir yalan kadar tehlikelidir; halkı uyutur ve düzeni “ehven-i şer” olarak kabule zorlar.

Bugün geldiğimiz noktada, komprador burjuvazinin etkisini hemen her alanda görmemiz mümkün. Enerji sektörüne bakıyoruz: Ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynakları, devasa uluslararası konsorsiyumlara ya da onlara bağımlı yerli ortaklıklara neredeyse bedelsiz şekilde peşkeş çekiliyor. Tarım politikalarında ithalat lobileri, küçük üreticileri yok edecek düzeyde planlar yapıyor ve yerli tohumlar birer birer rafa kaldırılıyor. Eğitimde “dışa açılma” ya da “uluslararası standart” gibi söylemlerle getirilen modeller, genç zihinleri sorgulamaktan uzaklaştırıp küresel piyasanın ihtiyaç duyduğu itaatkâr işgücü hâline getiriyor. Bütün bu tablo, asıl gayenin ülke halkını gerçekten kalkındırmak değil, ülkenin emek potansiyelini ve kaynaklarını küresel sermayeye daha da ucuz ve yönetilebilir bir biçimde sunmak olduğunu açıkça gösteriyor.

Elbette bu çabanın en kritik ayağı kültür politikalarından geçiyor. Emekçi halkın “kıpırdayamaz” hâle gelmesi için, önce onu kendi gerçeğinden uzaklaştırmak gerekir. Bu uzaklaştırma, eğitim müfredatındaki yanıltıcı tarih anlatılarıyla, pop müziğin sürekli tekrar eden basit motifleriyle, sinema ve dizi senaryolarında dayatılan tek boyutlu hayat öyküleriyle gerçekleştirilir. Halkın büyük ozanları, yazarları, düşünürleri ya toptan yok sayılır ya da “sisteme uygun” hâle getirilerek rafine bir şekilde sunulur. Mesela devrimci şiiriyle kitleleri ayağa kaldıracak bir edebiyatçı, festival panellerinde bir tür “nostaljik simge”ye dönüştürülür. Oysa onun mısralarındaki isyan ateşi, tam bağımsızlığın özüne ışık tutabilir. Bu ateşten korkanlar, onu sönük bir alev hâline getirmeye çalışır.

Kültür politikalarının perde arkasındaki asıl amaç, kitlelerin boyun eğen, itaat eden, sorgulamayan ve “küçük hayatlar” içinde kaybolan bireyler olarak kalmasını sağlamaktır. Çünkü örgütlenen, soran, sorgulayan, direnç gösteren bir emekçi kesim, sahip olduğu gücün farkına varırsa, düzenin bütün dişlileri durma tehlikesiyle karşılaşır. O vakit bankalar, borsalar, büyük holdingler, uluslararası tekeller ve onların yerli işbirlikçileri olan komprador burjuvalar için tehlike çanları çalar. Halkın sanatla, bilimle, dayanışma ağlarıyla donandığı bir toplumsal düzen, emperyalizm için kabustur. Bu nedenle medya organlarında sürekli “bireysel başarı öyküleri” anlatılır; sistemin köşe başlarını tutan birkaç kişiye odaklanılarak, çoğunluğun sefaleti ve umutsuzluğu unutturulmaya çalışılır.

Oysa bir başka hikâye de mümkün: Kendi emeğini ve onurunu savunan bir halkın ayağa kalkıp “Yeter!” demesiyle başlayan bir hikâye. Bu hikâyede fabrika bacaları sadece patronların kasasını doldurmaz; aynı zamanda işçilerin ortak refahı için tüter. Tarlalar, küresel şirketlerin tohum tekeline teslim olmaz; yerli, sağlıklı ve dayanışmacı üretim modeliyle bereketlenir. Gazete köşeleri, holdinglerin reklam politikalarıyla değil, halkın gerçek sesiyle dolar. Kültürel üretim, sorgulayarak, yüzleşerek ve köklerimizdeki isyan geleneğinden beslenerek serpilmeye başlar.

Böylesi bir toplumsal dönüşüm, elbette ki kolay değildir. Sömürge politikaları ve onların yandaşları, her zaman direnişi bastırmak, halkı sindirmek, “böyle gelmiş böyle gider” anlayışını hâkim kılmak için var gücüyle çalışacaktır. Ancak bu zorluğu göze almadan tam bağımsızlıktan söz etmek, bir kurmacanın içinde avunmaktan farksızdır. Eğer gerçekten bir bağımsızlık istiyorsak, bunun sadece sınırlarımızın korunmasıyla değil, ruhumuzun ve zihnimizin zincirlerden kurtulmasıyla alakalı olduğunu anlamalıyız. Eğitimden sanata, siyasetten ekonomiye dek tüm alanlarda, emeği ve özgürlüğü önceleyen bir anlayışla hareket etmek, bu zinciri kırmanın ilk adımıdır.

Türkiye, tarih boyunca nice badireleri atlattı; baskılar, darbeler, ekonomik krizler, savaşlar gördü. Fakat bu toprakların mayasında, umutsuzluğun kelepçelerini kırabilecek bir direnç saklıdır. Bu direnç, yeri geldiğinde bir köylü direnişinde, yeri geldiğinde maden ocaklarındaki grevlerde, yeri geldiğinde de gençlerin sokaklarda haykırdığı “Başka bir dünya mümkün!” sloganlarında kendini gösterir. Egemen güçlerin, kendi topraklarımızda bizi köleleştirmesine karşı verilecek yanıt, dayanışma ruhunun büyütülmesi ve eleştirel düşüncenin her yaştan insana öğretilmesidir. Ancak o zaman, tam bağımsızlık söylemini laf olmaktan çıkarıp, ekmek gibi, su gibi, nefes gibi gerçek bir ihtiyaç ve hedef olarak benimseyebiliriz.

Tam bağımsızlık, içi boş bir slogan ya da ülkeye ilişkin romantik bir hayal değildir. Halkın kendi kaderine sahip çıkmak için yükselttiği, sömürü mekanizmalarına kökünden karşı duran, kültür alanında dahi boyun eğmeyi reddeden bir duruştur. İşbirlikçi çıkarcı politikacıların ve komprador burjuvazinin yarattığı tahribata karşı koymak, aynı zamanda yaratıcı ve sorgulayıcı bir kültür inşa etmekle mümkündür. Elimizdeki en güçlü silah, emeğiyle ve onuruyla var olan insanlarımızın dayanışması, bilinci ve iradesidir. Bu irade, yüzünü güneşe döndüğü an, emperyalizmin ve işbirlikçilerin kurdukları illüzyonlar bir sis perdesi gibi dağılır. İşte o zaman, tam bağımsızlık, sadece bir özlem olarak kalmaz; hayatın kendisinde yeşeren bir gerçeğe dönüşür ve yeni kuşakların yolunu aydınlatır.


메타데이터
post_id
dcdf8e793cf7
slug
emekçi-halkın-kurtuluşu-i̇çin-bir-direniş-çağrısı-dcdf8e793cf7
url
https://medium.com/ak%C4%B1lvey%C3%B6n/emek%C3%A7i-halk%C4%B1n-kurtulu%C5%9Fu-i%CC%87%C3%A7in-bir-direni%C5%9F-%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1s%C4%B1-dcdf8e793cf7
canonical_url
https://medium.com/ak%C4%B1lvey%C3%B6n/emek%C3%A7i-halk%C4%B1n-kurtulu%C5%9Fu-i%CC%87%C3%A7in-bir-direni%C5%9F-%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1s%C4%B1-dcdf8e793cf7
author_url
https://medium.com/@erhanuygun7
status
ok
fetched_at
2026-06-17 08:20:12