Bafa gölü
Bodrum, 5 Şubat 2022
Bafa gölü
Bodrum, 5 Şubat 2022

Bafa Gölü
Yerleşik insan topluluklarına ait mağara resimlerinden Karya medeniyetine, Helen kültüründen Bizans dönemine ve devamında günümüze kadar gelen zamana ait bulguları arka arkaya eklediğinizde, insanlık tarihinin onbin yılını film şeridi gibi gözünüzün önüne seren, benzersiz bir açık hava müzesidir Bafa Gölü ile çevresi.
iki yüz ellinin üstünde kuş türüne üreme ve kışlama olanağı sağlayan, dağlarında beş yüz milyon yıllık heykelsi kayaçlar arasında nadir çiçeklerin yetiştiği, zengin balık çeşitleri dışında, doğduğu gün Kuzey Amerika’daki Sargasso Denizi’nden yola çıkıp yedi bin kilometrelik bir yolculuktan sonra geldiği bu gölde, eğer kızartılıp bir turistin sofrasına konmazsa, ergenliğe erişince neslini devam ettirmek için Sargasso’ya geri dönen ve yumurtalarını bıraktıktan sonra da orada ölen yılan balıklarının yaşadığı zengin bir ekosistemdir Bafa gölü ile çevresi.

Ay Tanrıçası Selena yakışıklı çoban Endymion’a aşık olur
Ay Tanrıçası Selena’nın ışıkları gölün suyu ile her buluştuğunda, yakışılı çoban Endymion’un büyülü kaval sesi esip gelir Beşparmak Dağları’ndan, Zeus’un izniyle sonsuza kadar sürecek bu aşk gibi daha nice söylencelerin masalsı ülkesidir Bafa Gölü ile çevresi.
Bütün bu olağanüstü güzelliklerine ve tarihi değerlerine rağmen, binlerce yıllık bulguları “Bir kaç tane çanak çömlek” olarak niteleyen zihniyetin, kaderine terk edip görmezden geldiği, tarih ve doğa adına mutlaka kurtarılması gereken, önemli bir kültür ve turizm bölgesidir Bafa Gölü ile çevresi.
İzmir, Aydın ve Muğla’da yaşıyorsanız veya o bölgelere tatile geldinizse Bafa Gölü’nü ve çevresini, henüz yok olmadan, günü birlik ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Şimdi size yıllardır yolumun üstünde olan ve zaman zaman sadece gezmek amacı ile geldiğim, Karya’nın Bafa Gölü ve çevresi ile ilgili daha ayrıntılı bilgiler vermek isterim.

Bafa Gölü 250 nin üstüne kuş türüne ev sahipliği yapar.
Henüz Yalıkavak’ta devamlı yaşamadığımız dönemlerde, işlerden fırsat buldukça arabaya atlar Yalıkavak’a kaçardık. İstanbul’a dönerken, sabah Bafa Gölü kenarında kahvaltı etmek bizim için vazgeçilmez olmuştu. Sonbahar ve kış günlerinin ayrı bir güzelliği vardı. Sobanın yanında ısınırken, göle düşen yağmur damlalarının eşliğinde, kaşar ve çay ile Yalıkavak’tan aldığımız simitlerin keyfini çıkarırdık. Bazen de dönüşte son molayı Bafa’da verir, kahvelerimizi içerken gölden çok denizi andıran suyu ve küçük kaya parçalarının üstüne tünemiş kuşları seyreder, yorgunluk atardık. Salaş lokantanın bahçesindeki kedi, köpek ve tavukların ortak yaşamı ise ayrı bir neşe kaynağıydı. Bafa’yı çok sevdiğimiz için, bu kadar önemli bir turizm alanındaki tesislerin niteliksizliğine de üzülmeden edemezdik.

Bafa Gölü eskiden Ege Denizi’ne açılan ve ana karanın derinliklerine kadar giren büyük bir koydu
Bafa Gölü’nün denize benzemesi doğaldır, çünkü burası eskiden Ege Denizi’ne açılan ve doğu yönünde ana karanın derinliklerine kadar giren, ticaret gemileri ile dolu ve kötü hava şartları için de korunaklı bir koydu. Girişi önemli bir İyon kenti ve kültür merkezi olan Milet tarafından denetleniyordu. Milet’in karşısında bölgeye tepeden bakan bir başka İyon kenti Priene, eteklerinde limanı Naulochos, doğuda Myus ve yabanıl Latmos Dağları ile eteklerinde bir Karia yerleşimi olan Latmos Heraklia’sı bulunurdu. Daha sonra Büyük Menderes’in taşıdığı alüvyonlar körfezin girişini doldurmaya başladı ve MS. 400 yıllarında körfezin ağzı tamamen kapandı. Sonunda koy deniz seviyesinden 2 metre yüksekliğindeki Bafa gölüne dönüştü, deniz yolu ile ulaşılan tüm İyonya kentleri de eski önemini kaybetti. Suyla ilişkili tek yerleşim Karyalı Heraklias’tı artık, ancak onun da denizle bağlantısı kalmamıştı.
Eğer bir gün yolunuz Söke’ye düşerse, Priene yolu üstünde, yamaçta kurulmuş Güllübahçe Köyü’nü ziyaret edip manzaraya karşı bir kahve içmenizi öneririm. Karşınızdaki verimli Söke Ovası bir zamanların Latmos Körfezidir ve panaroma uçsuz bucaksız denizleri anımsatır, etkilenirsiniz. Devam edip bir de Doğanbey’in sahilinde kendinize balık ziyafeti çekerseniz, gününüzü gayet iyi değerlendirmiş olursunuz.

Heraklia Athena Tapınağı oldukça iyi durumda
Latmos Koyu’nun henüz denize açık olduğu dönemde, bir Karya yerleşimi olan Heraklia, batı yönünden gelen gemilerin son durağı konumundaydı. Deniz yolu ile Heraklia’ya ulaşan ticaret malları ve kafileler, bir transfer noktası olan kentten, kara yolu ile, Karya bölgesinin içlerine kadar giderdi. Kent ilk önce Latmos ismiyle, mevcut harabelerin arkasında, biraz daha yüksek bir konumda kurulmuş, ama daha sonra, sahile yakın bir seviyede yeni bir liman yerleşimi inşa edilince, eski kentin sakinleri de buraya taşınmışlar. Yeni kent Heraklias’ta eski kentten sökülen taşlar kullanıldığı için de Latmos’ta yapıların sadece temel izleri kalmış. Bu izler bugün uzmanlara Helenistik dönem öncesi Karya mimarisi hakkında fikir veren önemli bulgulardır. Yeni kent Hippodamos sistemine göre güney-kuzey veya doğu-batı yönünde, birbirini dik kesen sokak düzeni ile planlanmış tipik Hellenistik dönem özelliklerine sahiptir, ancak tiyatro ve hamam gibi yapıların bazıları Roma döneminde yapılmıştır. Helen dönemine ait kent duvarları ile yapılar çok usta bir işçilikle inşa edilmiş olmasına rağmen, Roma dönemi kalıntılarında bu özenli işçiliği görmek mümkün değildir.

Heraklia’nın surları 6,5 km uzunluğundaydı
Heraklia’yı saldırılara karşı korumak için yapılan kent duvarları zamanında 6,5 km’yi buluyordu ve içinde 65 adet kule vardı. Kentin en önemli kutsal yapısı, duvarları günümüzde iyi durumda olan ve göl manzarasına hakim Athena tapınağıdır. Agora’nın sadece güney duvarı ayaktadır ve ön kısmına, şu anda kullanılmayan bir ilkokul binası yapılmıştır. Meclis binası kalıntıları ise oldukça dağınık durumdadır. Buluntulardan anlaşıldığına göre Milet’in meclis binası örnek alınarak inşa edilmiştir. Agoranın güneyinde iki adet tapınaktan bir tanesinin Ay Tanrıçası söylencesindeki çoban Endymion’a ait olduğu düşünülmektedir. En güneydeki Bizans Kalesi’nin arkasında ise kayalara oyulmuş şehir mezarlığı bulunmaktadır. Kaya mezarlarının bir kısmı, gölün seviyesi yükselince suyun içinde kalmıştır.

Heraklia antik kenti ile Kapıkırı köyü iç içedir.
Antik dönemde Milet’in gölgesinde kalan Heraklia, bugün de kimse tarafından önemsenmiyor. Girişine uyduruktan bir milli park tabelası koymuşlar başka hiç bir açıklama, görevli, koruma yok, her şey kaderine terk edilmiş durumda. Neyin ne olduğunu anlamak için de daha önceden kendin araştırıp gelmelisin. Heraklia’da yaşam kesintili de olsa binlece yıldır devam eder. Doğu Roma’dan sonra Osmanlı yerleşimi ile günümüzdeki Kapıkırı Köyü de antik harabelerin içine kurulmuş ve bütün bu dönemlerde de yapı malzemelerinin kaynağı antik kalıntılar olmuş. Bugün köyde yaşam harabelerle iç içedir ve halk da yaşadığı yerin tarihi değeri konusunda bilinçli olmadığı için mekanlar hoyratça kullanılmaktadır. Bu iç içe yerleşimden dolayı antik planın sınırları da oldukça tarifsizdir. Harabeleri gezerken Heraklia’nın eski taşları üstünde çamaşır yıkayan kadınlara, Athena tapınağında veya kaya mezarları içinde saklambaç oynayan çocuklara rastlamanız, veya bir koyun sürüsünün arasından geçmeniz, ya da koşuşan tavukların sizi gülümsetmesi mümkündür. Köy hayatının dinamiği ile ören yerlerinin tarihi atmosferinin iç içe olması sorumsuzluktur ve az gelişmişlik göstergesidir. Heraklia’daki yaşamı oluşturan tiyatroyu, meclisi, tapınakları, meydanları, mezarları ve kanalizasyonu, Kapıkırı Köyü’ndeki bugünkü yaşam koşulları ile karşılatırdığınızda insanlığın ileri mi yoksa geri mi gittiği konusunda kafanız da karışacaktır. Troya’dan İyonya’ya isimli kitabında Hikmet Çetinkaya da bu konuya şöyle yaklaşır:
Bergama akrepolündeki tiyatro dünyanın en büyük anfitiyatrosudur. Tiyatro tutkusu ilkçağ insanının en büyük tutkusudur. Ya şimdi? Anadolu’yu gezdiğinizde elbette görmüşsünüzdür. Çadır tiyatrolarını, iki oyuna bir bilet kesildiğini, yüz kiloluk bir hatun kişinin o berbat müzik eşliğinde gerdan kırdığı tiyatroları anımsıyoruz birdenbire. Sonra geriye binlerce yıl eskiye iniyoruz. Yeniye baktığımızda eskiyi göremiyoruz. Anadolu topraklarında bu uygarlık nasıl tükenip gitmiş. Binlerce kişilik anfitiyatroların yerini nasıl da çadır tiyatroları almış. Adam çadır tiyatrosunun önünde bağırıyor: İki oyuna bir bilet, iki oyuna bir bilet!
Heraklia’da arkeolojik alan en kısa sürede kontrol altına alınmalı ve antik şehir ile günlük yaşam bir şekilde birbirinden ayrılmalıdır. Aksi taktirde bu tarihi bilinç eksikliği ve sorumsuzluk antik kültürü giderek yutacak ve yok edecektir.

Latmos Dağı kaya resimleri
Köyün arkasındaki eski adı Latmos, bugünkü adıyla Beşparmak Dağları Anadolu’nun tarih öncesi arkeolojisine ait önemli keşiflerden birisi olan mağara resimleri ile doludur. Resimlerin dilinden yerleşik düzene geçmiş insan topluluklarına ait olduğunu anlaşılmakta ve tarihi de MÖ 8000 olarak tahmin edilmektedir. Avrupa’da bulunan hayvan ve av resimlerinin aksine, betimlemeler doğrudan insanla, kadın erkek ilişkileriyle, aile olmak ve toplu yaşamla ilgilidir. Resimler küçük boyutlu, soyut, simgesel stile sahiptir ve büyük boyutta bütünlüklü kompozisyonlar oluştururlar.

Manastırlar ve kilise tavan ve duvarları fresklerle bezenmiştir.
Günümüze yaklaştığınızda Sina ve Yemen’den kaçıp gelen hristiyanlar tarafından, dağın ulaşılması zor yerlerinde kurulmuş manastır ve kilise kalıntılarını görürsünüz. Tarihi bulguların bu zenginliğine ilave olarak, yakın zamanda Suratkaya’da bulunan bir Hitit hiyeroglif yazıtı da Hititler’in Ege kıyılarına indiğini kanıtladığı için son on yıllarda yapılan büyük arkeolojik keşiflerden birisi olarak kabul edilmektedir.

500 milyon yıllık kaplumbağa şeklinde bir kaya
Dağların hemen her tarafında 500 milyon yıl öncesinden kalan kayaçların şekilleri ise oldukça şaşırtıcıdır. Doğa şartlarının birer heykel gibi şekillendirdiği bu kaya parçaları bir açık hava müzesi görünümündedir. Eğer bir geziye çıkarsanız bazen kocaman bir kaplumbağa heykeline rastlarsınız, bazen de dev bir küreye. Ancak bölgede rehbersiz gezmeniz tavsiye edilmez. Kaybolma veya ayılarla karşılaşma riski vardır. Fakat bölgede rehber hizmetinin de kurumsallaştığı söylenemez ve tarih açısından on bin yıllık bir zenginliğe sahip bu dağların en büyük açmazlarından birisi de bu eksikliktir.
Gelelim dünyanın en ilginç yolculuklarından birisini yapan yılan balıklarına. Bu yolculuğu duyduğumda aklıma Mao’nun uzun yürüyüşü ve söylediği şu sözler gelmişti: “Doğru yerden başlamak için mevzi değiştirmek”. Yılan balıkları da doğdukları yerin, hayatlarının geri kalanı için uygun olmadığını anladı ve kendi yaşam savaşlarında, mevzi değiştirmek üzere uzun bir yolculuğa çıktı. Şimdi hazırsanız Meksika Körfezi’nin üstünde bulunan, sırlarla dolu Sargasso Denizi’ne gidelim ve balıkların uzun yolculuğuna katılalım.

Yılan balıklarının yolculuğu
Söğüt yaprağı şeklinde milyonlarca yılan balığı larvası Sargasso denizinde yüzeye doğru tırmanırken, hayatları sona eren ebeveynleri de okyanusun 7 bin metre derinliklerine doğru iniyordu. Minik yavrular anne ve babalarını göremediler, çünkü şeffaf vücutları üstündeki gözleri henüz yeteri kadar gelişmemişti, yine de doğdukları yerde oyalanmadan çok uzak bir hedefe doğru hareketlendiler. Hayata merhaba dedikleri 5 yüz metre derinliğin karanlığında onların yönünü belirleyen ve binlerce kilometre uzaktaki yeni evlerine çağıran esrarengiz gücün ne olduğunu, insanlık asırlardır araştırmasına rağmen, henüz bulamadı. Bu ilginç balık tuzlu suda doğmasına rağmen, binlerce kilometre seyahat edip akarsularda ve göllerde, yani tatlı suda yaşamaya gidiyordu. Hayatlarının sonunda da gittikleri bu uzak yerlerden, çiftleşmek, yumurtlamak ve ölmek için Sargasso Denizi’ne geri gelmelerinin nedeni de hala bir soru işaretidir.

Yılan balığı larvası
Sargasso Denizi, Kuzey Amerika’nın doğusunda, Meksika Körfezi’nin üstünde, hareket halinde bir düşler denizidir, kıyısı yoktur ve dört güçlü akıntı ile çevrelendiği için de sınırları pek belli değildir. Yüzeyini Sargassum denen ve denize adını veren, yapışkan, kahverengi bir tür yosun, battaniye gibi örter. Yüzeyden başlayarak 7 bin metre derinliğe kadar çok çeşitli canlı türlerinden oluşan düşey bir orman gibidir Sargasso Denizi. Bir başka popüler özelliği ise Bermuda Şeytan Üçgeni’nin de burada olmasıdır. Bunu öğrendiğimde yılan balıklarının binlerce yıldır çözülemeyen sırlarının da bu metafizik alanla bir ilgisi var mı acaba diye düşünmeden edemedim.
İlk defa Aristoteles’in merakını çeken ve “dünyadaki en ilginç balık türü, hatta en esrarengiz canlı” olarak tanımladığı yılan balığı tarih boyunca bir çok başka bilim insanının ilgisini çekmiş, Freud da bu canlı üstünde yıllarca otopsi yaparak çalışmasına rağmen nasıl ürediğini anlayamamıştı. Çünkü kimse yeni doğmuş bir larva, üreme organı olan veya çiftleşen yılan balığını görmemişti. Bütün bu eksik kısımları tamamlamak için balığın Sargasso ve Avrupa arasındaki yaşam döngüsünü keşfetmek gerekiyordu. Denizlerdeki seyahat olanakları geliştikçe döngü fark edildi ama hayvanın bu uzun yolculuğu neden yaptığı henüz anlaşılamadı.
Larva ordusu Atlantik Okyanusu’ndan Avrupa’ya doğru giderken, bir kısmı Golfstream akıntısına rağmen aniden yön değiştirip, güçlü akıntının içinden Kuzey Amerika’nın yolunu tuttu. Dikkatli bir göz bile sürüden ayrılan yavruların diğerlerinden bir kaç milim daha büyük ve farklı bir cins olduğunu anlayamazdı, ama yön değiştirenler bu fark nedeniyle gruptan ayrılabildiler, çünkü diğerlerinden biraz daha güçlüydüler ve akıntıya karşı yüzebiliyorlardı. Geri kalan yavrular ise Cebelitarık Boğazı’na doğru yollarına devam etti. Bu ayrılık ileride bilim insanlarının yılan balığını Amerikan ve Avrupa türleri diye sınıflamasına neden olacaktı. Amerikan yılan balığının DNA’sı iyi hesaplanmış ve daha ilk kavşakta akıntıyı yenebilecek kadar küçük bir farkla programlanmıştı.
Cebelitarık Boğazı’na yaklaşırken bir kısım larva kuzeye döndü, İrlanda ve İskandinavya’nın yolunu tuttular. Danimarka’dan geçen balıklar ise 1904 yılından başlayarak yirmi yıl boyunca araştırmalar yapan inatçı bilim insanı Johannes Schmidt’in yılan balığı yaşam döngüsünün Sargasso Denizi’nden başladığını keşfetmesine öncülük etmişlerdi. Schmidt önce yıllarca Akdeniz’i taradı, daha sonra larvaların Atlantik Okyanusu’ndan geldiğini fark etti ve en sonunda tüm maceranın Sargossa’da başladığını ve yine orada bittiğini saptadı. Ancak esrarengiz hayvanın neden bu döngüyü yaptığı, Sargasso’da doğduktan sonra hayatının bütününü geçirmek için neden dünyanın bir başka ucuna gittiği, ergenliğe ulaşınca da neslini devam ettirmek için neden Sargasso’ya geri döndüğünü ve orada öldüğünü, o dahil kimse bugüne kadar anlayamadı. Aynı, Sargasso’nın bir bölümü olan Bermuda Şeytan Üçgenin’de olanlar gibi, sır olarak kaldı.
Cebelitarık’tan Akdeniz’e girenler artık ilk başkalaşımı geçirmiş ve 7, 8 cm boyunda cam yılan balığına dönüşmüştür. Akdeniz’de yoluna devam eden balıklarının çeşitli hedefleri vardır, bizi ilgilendiren ise Sargasso Denizi’nden çıktıktan sonra, 3 yılda 7 bin kilometre yol alarak ulaştıkları Bafa Gölü’dür. Büyük Menderes Nehri’nden geçerek göle giren balıklar ikinci başkalaşımı da tamamlamış, rengi sarıya dönmüş, kasları ve yüzgeçleri gelişmiş, çenesi kuvvetlenmiş, koku alma duygusu oluşmuş, tam olarak yılan balığı şeklini almıştır. Daha sonra derisi kahverengi ve gri tonlara bürünür. Büyük Menderes’ten Bafa Gölü’ne giderken, iyice sığlaşan suda, zaman zaman kayaların ve çamur yüzeylerin üstünden kayarak geçerler ve derilerinden de nefes alabildikleri için, bir süre karada hareket etmeleri onlar için sorun olmaz. Derileri bu yolculuğa uygun olarak tasarlanmıştır… Bafa’ya ulaştıklarında, uzun yolculuğun her aşamasındaki çevre şartlarına uygun biyolojik yapısı Darwin’in evrim teorisini mi desteklemekteydi? Yoksa daha işin başında bu yolculuğa uygun bir bio tasarıma mı sahipti? Neden yaşamlarını sürdürmek için böyle bir yer değiştirmeye gerek duyuyorlardı ve bütün bunlar kimin marifetiydi? İnsan bunları sormadan duramıyor…

Bafa Gölü’nün yılan balıkları
Bafa Gölü’ne ulaşan yılan balıkları eğer balıkçılara yakalanmazsa burada 10, 15 yıl kadar yaşarlar. Bu süre sonunda ergenliğe ulaşınca da aynı yoldan doğdukları sulara geri dönmek için yola koyulurlar. Yedi bin kilometreyi geri giderken daha önce kendilerinden ayrılan kafileler de onlara birer birer katılır. Bu esrarengiz hayvanlar, doğdukları yere vardıklarında Akdeniz, İskandinavya, İrlanda, Kuzey Amerika ve dünyanın başka yerlerinden gelen akranları ile toplanıp bir veda partisi ile yaşamı yeni nesil yavrularına devreder, döngülerini tamamlamak üzere okyanusun derinliklerinde kaybolurlar.

Bafa Gölü’nde gün batımı
Bafa Gölü tarihle doğanın buluştuğu benzersiz bir kültür ve turizm alanı, gel gelelim gölün suları her gün biraz daha azalıyor ve sanayi atıkları nedeniyle de kirlenmeye başlamış. Su sirkülasyonu sağlanamadığı için sahile yakın bölgelerde köpük ve zararlı yosunlar oluşmuş. Geçen yıllarda tekne gezisi yapılan yerlerde su seviyesi düştüğü için teknelerin karaya oturduğu söyleniyor. Balıkçılık çevre köylerin önemli bir geçim kaynağı olmasına rağmen artık eskisi kadar bereketli değil. Yılan balıklarının miktarı da oldukça azalmış. Ekosistem bozulmuş, kuş türleri azalmış, geçen yıllarda toplu balık ölümleri görülmüş, halk ise çok endişeli. Yani Bafa Gölü’nün durumu da ülkenin durumu ile aynı.
*Kaynak:
- Latmos’ta Bir Karia Kenti HERAKLİA, Anneliese Peschlow-Bindokat
- Anadolu Uygarlıkları, Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal
- Yılanbalığının Yolu, Patrik Svensson*
메타데이터
- post_id
- df63cd4b0642
- slug
- bafa-gölü-df63cd4b0642
- url
- https://medium.com/@enginyucel48/bafa-g%C3%B6l%C3%BC-df63cd4b0642
- canonical_url
- https://medium.com/@enginyucel48/bafa-g%C3%B6l%C3%BC-df63cd4b0642
- author_url
- https://medium.com/@enginyucel48
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-15 20:49:13