Zayi
Valizler uçağa verilmişti.

Zayi
Valizler uçağa verilmişti.
Bunu iyiye yordum. Son günlerde yurt dışına çıkışlarda kontrollerin artırıldığı söyleniyordu. Güvenlikten geçmiş, bavulları teslim etmiş, biniş kartlarımızı almıştık. Birkaç dakika sonra Cidde uçağının kapısında olacaktık.
Gece yarısına yaklaşmasına rağmen pasaport kontrolünün önü kalabalıktı. Naylon iplerle birbirine bağlanmış bavullarının yanında bekleyen umre yolcuları, yaz tatilini bitirip Avrupa’ya dönen aileler, omzunda küçük bir çantadan başka yükü olmayan gençler vardı. Sıra ağır ilerliyor, çocuklar metal şeritlerin altından geçip birbirlerini kovalıyor, insanlar bir yandan telefonlarına bir yandan elektronik panolara bakıyordu. Başörtülü yaşlı bir kadın, yanındaki adama uçakta cam kenarında oturup oturamayacağını soruyordu. Bir baba, omzunda uyuyan kızını bir kolundan ötekine aldı.
Herkes bir yere dönüyordu.
Görevli önce oğlumun pasaportunu açtı. Fotoğrafa, sonra oğluma baktı. Oğlum annesinin elini tutmuş, başını geriye atarak tavandaki ışıkları sayıyordu.
Eşimin pasaportuna daha kısa baktı.
Benimkini bilgisayarın yanına koydu.
Ekrana bir şey yazdı. Bekledi. Yeniden yazdı.
Sonra üç pasaportu önünde yan yana dizdi.
“Beyefendi, bir dakika kenarda bekler misiniz?”
Saat gece yarısını geçmişti. Uçağın kalkmasına kırk dakika vardı.
“Bir sorun mu var?”
“Kontrol etmemiz gerekiyor.”
“Ne kontrolü?”
Görevli, arkamızdaki sıraya baktı. Pasaportlarımızı elinden bırakmadan yan taraftaki küçük bölümü gösterdi.
“Şurada bekleyin. Arkadaşlar gelecek.”
Eşim gözlerime baktı.
“Ne olmuş?”
“Bir şey yok herhâlde.”
O anda hâlâ uçağa yetişeceğimizi düşünüyordum.
İki hafta önce aynı havaalanına indiğimde ilk dikkatimi çeken şey tabelalar olmuştu.
Ok işaretlerini izlerken yazıları çevirmediğimi fark ettim. Pasaport, bagaj, çıkış. Kelimeler gözümden geçip doğrudan yerlerine oturuyordu. Bir kapıyı bulmak, ne aradığımı söylemek için zihnimde cümle kurmam gerekmiyordu.
Eşimle oğlum yaz tatili için benden önce gelmişlerdi. İki yıla yakın zamandır Türkiye’ye dönmemişlerdi. Annelerini, babalarını, kardeşlerini, Erciyes’i, evde pişen yemekleri özlemişlerdi. Benimse uzun süren bir seçme sürecinin ardından kabul edildiğim bu uluslararası işte tamamlamam gereken birkaç rapor, katılmam gereken toplantılar vardı. Bir başka ülkeye kısa bir seyahat yapmış, oradan dönüp uçağa binmiştim.
Pasaport kontrolünden geçince çay aldım. İnce belli cam bardakta, az demli. Yanına simit.
Çaycıya “Biraz açık olsun,” dedim. Ne demek istediğimi açıklamadım.
Masaya oturdum. Yan tarafta iki adam yüksek sesle futbol konuşuyordu. Karşıdaki kadın telefonda annesine indiğini söylüyor, çocuğunu susturmaya çalışıyordu. Sesler birbirine karışıyordu ama hiçbirine yetişmem gerekmiyordu. İstersem hepsini dinleyebilir, istersem hiçbirini dinlemeyebilirdim.
Karşıdaki gazeteciden üç gazete aldım.
Aylardır Türkçe bir gazeteye dokunmamıştım. En sevdiğim köşe yazarını bulmak, spor sayfalarında Fenerbahçe’nin transfer haberlerini okumak istiyordum.
İlk gazetenin manşetinde yaklaşan askerî şûra vardı.
İkincisinde de.
Üçüncüsünde aynı kelimeler başka bir sırayla dizilmişti: şûra, temizlik, son kale, binlerce subay.
Gazeteleri masaya serdim. Birkaçının aynı ağızdan çıkmış gibi durmasına takıldım. Sonra spor sayfalarını açtım. Transfer listesinde yine bildiğim isimlerin çoğu yoktu.
Çayı bitirdim, gazeteleri katladım.
Birkaç saat sonra Kayseri uçağına bindim.
Havaalanında annem sarılırken iki eliyle sırtıma vurdu. Babam bavulu elimden aldı. Oğlum, arabaya kadar parmağıma tutunup iki haftada yaptığı her şeyi aynı anda anlatmaya başladı. Anneannesinin ona dondurma aldığını, dedesiyle pazara gittiğini, kuzeninin bisikletine bindiğini, Erciyes’in tepesinde hâlâ kar olduğunu söyledi.
Şehir değişmişti. Yol kenarlarında yeni apartmanlar yükselmiş, bazı dükkânların isimleri değişmişti. Yine de hangi kavşağın nereye çıktığını, hangi sokaktan dönülürse eve daha çabuk varılacağını düşünmeden biliyordum.
Eve vardığımızda masa hazırlanmıştı. Annem tabağıma yemek koyuyor, babam bavulun fermuarıyla uğraşıyor, oğlum getirdiğim hediyeleri bulmak için çevremde dönüyordu. Mutfaktan tereyağı ve kızarmış biber kokusu geliyordu.
Yaz gelmişti. Avrupa’da yaşayan akrabalar da memlekete dönmüştü. Akşamları bir evden diğerine gidiliyor, sofralar kalkmadan yenileri kuruluyordu. Kimin ne kadar kalacağı, çocukların hangi dili daha iyi konuştuğu, kimin oğlunun üniversiteye başladığı, kimin kızının evleneceği konuşuluyordu.
Bir akşam teyzeme gittik. Annem mantıyı büyük bir tencereye koymuş, kapağın açılmaması için üstünü iki kat bezle sarmıştı. Teyzem kapıda önce oğlumu kucakladı, sonra bana sarıldı.
“Yüzün incelmiş,” dedi.
İki yıl önce de aynı şeyi söylemişti.
Salondaki perdeler güneşi kesmek için kapalıydı. Koltukların üzerine beyaz örtüler serilmiş, sehpanın ortasına şekerlik, kolonya ve küçük bir tabak lokum konmuştu. Duvarın bir yanında eski aile fotoğrafları, diğer yanında Mekke’den getirilmiş işlemeli bir örtü vardı.
Kuzenim çayları getirdi.
Oturur oturmaz konuşmalar birbirine karıştı. Teyzem mantının yoğurdunu soruyor, annem mutfaktan tabak istiyor, çocuklar odadan odaya koşuyordu. Birinin başladığı cümleyi diğeri tamamlıyor, arada kimseye ait olmayan kahkahalar yükseliyordu.
Teyzem tabağıma bir kaşık daha mantı koydu. İtiraz edince elime vurdu.
“Oralarda buluyor musun bunu?”
Sonra eşime döndü.
“Alışabildin mi oralara?”
Eşim gülümsedi.
“İlk zamanlar biraz zor oldu.”
Onunla ilk kez yurt dışına çıkmıştık. Cidde’ye indiğimizde sıcak yüzüne vurmuş, yeni eve vardığımızda perdelerin olmadığını, mutfakta iki tabaktan başka bir şey bulunmadığını görmüştü. Bir şey söylemeden valizleri kenara çekip yerleri silmeye başlamıştı.
“Umre yaptınız mı?” diye sordu kuzenim.
“Birkaç kere,” dedi eşim.
“Dönünce sizi de bekleriz, bu sefer beraber gideriz,” dedim.
Teyzem ellerini açtı.
“Allah haccı da nasip etsin.”
“Amin,” dedik.
Kuzenim telefonuna baktı. Yüzündeki ifade değişti.
“Köprünün bir tarafını kapatmışlar,” dedi.
Odada konuşmalar bir an kesildi.
“Nasıl yani?” dedi teyzem.
Kuzenim ekranı yeniden kontrol etti.
“Öyle yazıyor.”
Bir başkası kendi telefonunu çıkardı.
“Başbakan da bir açıklama yapmış galiba.”
“Allah Allah,” dedim. “Terör saldırısı falan mı acaba? Yakın zamanda da olmuştu.”
Birisi, bunun bir darbe girişimi olduğunu söyledi.
Bir başkası kimin yaptığını da ekledi.
Daha ne olduğu anlaşılmadan arkasında kim olduğu anlaşılmıştı.
“Darbe mi?” dedim. “Bu zamanda olacak iş mi?”
Saat dokuzla on arasındaydı. Kimse neye bakacağını bilmiyordu. Telefonlarımız bugünkü kadar hızlı değildi. Haberler geç geliyor, görüntüler donuyor, cümleler yarım kalıyordu. Birinin ekranında köprüdeki askerlerin bulanık görüntüsü beliriyor, sonra bağlantı kopuyordu.
Teyzem mantının soğuduğunu söyledi.
Kimse tabağına bakmadı.
Eve dönmeye karar verdik.
Yol boyunca hiçbir olağanüstülük görmedik. Alışveriş merkezinden çıkan aileler, kaldırımda yürüyen çiftler, apartmanların önünde çay içip çekirdek çitleyenler vardı. Bir düğün salonunun önünde insanlar sigara içiyor, uzaktan müzik sesi geliyordu. Yol kenarında bir dolmuş durmuş, ayakta kalan yolcular kapıya doğru sıkışmıştı.
“Bu nasıl darbe?” dedi eşim.
Arabayı süren babam radyonun sesini açtı.
Eve girer girmez televizyonu açtık. Bir süre sonra devlet kanalında ordunun yönetime el koyduğuna dair bir bildiri okundu. Diğer kanallarda yayın devam ediyordu. Hükûmet yetkilileri konuşuyor, girişimin başarısız olacağını söylüyordu. Birkaç saat sonra Cumhurbaşkanı İstanbul’a geleceğini açıkladı. İnsanları sokağa çağırdı.
Ardından selalar başladı.
Eşim oğlumun uyuduğu odaya gidip kapıyı biraz daha kapattı. Selaların sesi yine de içeri giriyordu.
Ankara’da uçakların alçaktan uçtuğu, bazı binaların bombalandığı söyleniyordu. Köprünün bir yönünü birkaç tankla askerler tutmuştu, diğer yönde araçlar akmaya devam ediyordu.
Televizyonda darbe vardı.
Pencereden baktığımızda yaz gecesi.
Sabaha doğru askerler teslim oldu. Genelkurmay Başkanı bulundu. Girişimin bastırıldığı açıklandı.
Ertesi sabah tutuklamalar başladı.
Önce askerler. Ardından hâkimler, savcılar, polisler. Günler geçtikçe isimler ve meslekler çoğaldı. Televizyon ekranlarındaki listeler uzadı.
Biz ziyaretlere devam ettik.
Anneannemin evinde dedemin koltuğu hâlâ pencerenin yanındaydı. Üzerine katlanmış çamaşırlar bırakılmıştı. Anneannem bastonuyla kapıya kadar geldi. Sol ayağını sürüyerek atıyor, her adımda bastonun ucunu halının kıvrımına takmamaya çalışıyordu. Annem hemen koluna girdi.
Beni yanına oturttu.
“Ne kadar kalacaksınız?”
“İki hafta sonra dönüyoruz.”
“Daha yeni geldiniz.”
“İş var.”
Başını salladı. Çayından bir yudum aldı.
Oğlum odaları dolaşıyor, çekmecelerde bulduğu eski eşyaları getiriyordu. Bir tespih, pili bitmiş bir saat, sararmış bir fotoğraf. Anneannem her eşyayı eline alıyor, nereden kaldığını anlatıyor, sonra oğlumun getirdiği yere bırakmasını istiyordu.
Sofralar kuruluyor, tabaklar kalkıyor, televizyonlarda yeni gözaltılar açıklanıyordu.
İki hafta sonra Cidde’ye dönecektik.
Yurt dışına çıkışların durdurulduğu, sonra bazı kontrollerle yeniden başladığı söyleniyordu. İş yerimden dönmem gerektiğine dair mesajlar geliyordu. Raporum, masam, toplantılarım beni bekliyordu.
Biletimizi bir hafta öne çektik. Babamın ısrarıyla iki gün daha ekledik. “Daha yeni kavuştuk,” demişti.
Memlekete gelirken geç kaldığımızı düşünmüştük. Şimdi erken çıkmak istiyorduk.
Küçük bekleme bölümünde klimanın sesi vardı. Pasaport kontrolünden geçenlerin bavul tekerlekleri zeminde ince bir uğultu çıkarıyordu.
İki polis yanımıza geldi.
Önde yürüyen polis otuzlu yaşlarının sonlarındaydı. Üniformasının yakası sıcağa rağmen ilikliydi. Pasaportlarımızı iki eliyle tutuyor, konuşmadan önce başparmağıyla kapaklarının kenarını düzeltiyordu. Temiz tıraşlı, sakin yüzlüydü. Gözlerini kaçırmadan bakıyor, kendisinin de tam anlamadığı bir işi mümkün olduğu kadar incitmeden yapmaya çalışıyordu.
Yanındaki sivil daha iriydi. Koyu renk gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Kısa, dağınık sakalı yüzünü olduğundan sert gösteriyordu. Koridora, sırada bekleyenlere, sonra bize baktı. Her baktığında kaşlarının arasındaki çizgi biraz daha belirginleşiyordu. Belki akşamı evinde geçirecekken bu vardiyaya kalmıştı. Belki önüne getirilen herkesten şüphelenmesi istenmişti.
Pasaportları tutan polis kapakların kenarını bir kez daha düzeltti.
“Pasaportlarınız sistemde zayi görünüyor.”
Elindeki pasaportlara baktım.
“Ama şu an elinizde.”
“Onu biz de görüyoruz.”
“Nasıl zayi olabilir?”
“Sistemde böyle bir kayıt düşülmüş. Ankara’yı aramamız gerekiyor.”
Eşim, biniş kapılarının olduğu tarafa baktı.
“Uçağımız kalkacak.”
“Kontrol bitmeden geçemezsiniz.”
“Ne kadar sürer?”
Polis cevap vermeden önce yanındaki adama baktı.
Sivil bize yaklaştı.
“Herhangi bir örgütle ilginiz var mı?”
Oğlum annesinin arkasına çekildi.
“Ne örgütü?”
Adını söyledi.
“Hayır,” dedim. “Ne ilgisi var?”
Yüzüme birkaç saniye daha baktı. Cevabıma değil, yüzümdeki bir harekete inanacakmış gibiydi.
Diğer polis yan taraftaki kapıyı açtı.
“Şurada biraz bekleyeceğiz,” dedi. “Biz de neden böyle göründüğünü anlamaya çalışıyoruz.”
Oda küçüktü. Metal ayaklı birkaç sandalye, duvarda bir saat, tavanda titreyen beyaz bir lamba vardı. Penceresi yoktu. Kapı kapanınca havaalanının uğultusu kesildi.
Valizlerimizin uçakta olduğunu söyledim.
“Getirtiriz,” dedi. “Merak etmeyin.”
Sivil kapının yanında kaldı. Kollarını göğsünde birleştirmiş, ayağının ucuyla zemine vuruyordu. Arada telefonuna bakıyor, sonra başını kaldırıp bize dönüyordu.
Oğlum annesinin dizine dayanmıştı. Eşim onun saçını düzeltiyor, ben kapının açılıp kapanmasına bakıyordum.
Bir ara kapının yanında duran adam bize döndü. Eşim oğlumun omzuna elini koydu. Parmakları önce hırkanın üzerinde durdu, sonra onu kendine doğru çekti.
Göz göze geldik.
Gözleri büyümüştü. Birazdan bizi ayırıp ayırmayacaklarını soruyordu sanki. Verecek bir cevabım yoktu. Elini tuttum. Parmakları soğuktu.
Birkaç saniye öyle kaldık.
Sonra oğlum kıpırdandı. Eşim elini çekip onun saçını düzeltti.
Bir süre sonra başka polisler geldi. Pasaportlara, bilgisayara, sonra bize baktılar. Kendi aralarında alçak sesle konuştular.
Uçağın kalkmasına on dakika kalmıştı.
İlk konuşan polis yanımıza geldi. Bu kez elleri boştu.
“Kusura bakmayın,” dedi. “Sizi alıkoymamız gerekiyor.”
“Neden?”
“Merkezden cevap gelmedi.”
“Peki uçak?”
Koridordan bir anons sesi geçti. Cidde uçuşu için son çağrı yapılıyordu.
Kimse bir şey söylemedi.
Bizi bekleme salonunun yanından geçirdiler. Orta yaşlı bir adam, dizlerinin üzerinde kahverengi çantasıyla oturuyordu. Sanki uzaktan bizi izliyordu. Başını kaldırıp,
“Allah yardımcınız olsun kardeşim,” dedi. “Geçmiş olsun.”
Onun yüzündeki ifadeyi unutmadım.
Emniyet binasının girişinde floresan lambaların yarısı yanmıyordu. Uzun koridorların sonu karanlıkta kayboluyor, ayak seslerimiz boş binada çoğalıyordu. Duvarlarda solmuş duyurular, kapalı kapıların üzerinde numaralar vardı.
Bizi nezarete koymadılar. Koridordaki bekleme bölümünde kalabileceğimizi söylediler.
Bize havaalanından beri eşlik eden polis yakındaki bir odadan ince bir battaniye getirdi. Sonra önümüze üç plastik bardak su bıraktı.
“Bir ihtiyacınız olursa söyleyin.”
Sivil, koridorun sonunda birkaç kişiyle konuşuyordu. Sakalının altındaki çenesi hareket ediyor, zaman zaman bizim tarafa bakıyordu. Her baktığında eşim oğlumun üzerindeki hırkayı biraz daha çekiyordu.
Oğlum dört yaşındaydı. Bir süre annesinin yanında oturdu. Sonra başını onun dizine koydu.
Metal bankta bacaklarını tam uzatamıyordu.
“Uçağı kaçırdık mı?”
“Evet.”
“Yarın gider miyiz?”
“Bakalım.”
Bir süre sonra uyudu.
Kapının her açılışında ikimiz de başımızı kaldırıyorduk. Bazen koridordan biri geçiyor, bazen yalnızca uzaktaki bir telefon çalıyordu.
Eşim oğlumun başının altına çantasını koydu. Sonra dua kitabını kapatıp bana uzattı.
“Sen oku biraz.”
Kendi ellerini dizlerinin arasında tuttu.
Ben aynı satırın üzerinde kaldım. Akrep ilerliyor, yelkovan aynı yere dönüyordu.
Bize su getiren polis bir ara yeniden geldi.
“Bir şey belli oldu mu?” diye sordum.
“Ankara’dan haber bekliyoruz.”
“Sabaha kadar mı?”
“Ben de bilmiyorum.”
Giderken kapının önünde durup arkasına baktı. Söyleyecek başka bir şey bulamamış gibi başını hafifçe eğdi.
Oğlum uykusunda döndü. Battaniyenin bir ucu yere düştü. Eşim eğilip aldı, üzerini örttü.
Pencereler dışarıyı göstermiyordu. Sabah olduğunu, koridorun ucunda bir kapı açıldığında içeri düşen solgun ışıktan anladık.
Bir süre sonra aynı polis göründü. Elinde üç pasaport vardı. Yaklaşırken başparmağıyla kapakların kenarını düzeltti.
Yanımıza gelip pasaportları bana uzattı.
“Al kardeşim.”
“At izi it izine karışmış.”
Birşey anlamadım. Ayağa kalktım.
Eşim de doğruldu. Bir elimle pasaportları aldım, diğer elimle omzuna dokundum. Bana baktı. Gözlerinin çevresindeki gerginlik bir anlığına çözüldü.
Oğlum başını dizinden kaldırmadan uyumaya devam ediyordu.
Nefesimi bıraktım.
“Gidebilir miyiz?”
“Gidin.”
Eşim battaniyeyi topladı, çantasını omzuna taktı. Ben oğlumu kucağıma almak için eğildim.
“Tekrar havaalanına gidersek?”
Polis sustu.
“Dün yurt dışı için tahdit konulmuş. Çıkamazsınız.”
Eşim çantasının askısını bırakmadı. Az önce kapıya yönelen bedeni olduğu yerde kaldı.
“Neden?”
“Bilmiyorum.”
“Ne zamana kadar?”
“Onu da bilmiyorum.”
Pasaportları aldım.
Kapakları, sayfaları, fotoğrafları yerindeydi.
Valizlerimizi binanın girişine bırakmışlardı.
Sabah serinliğinde kaldırımın üzerinde yan yana duruyorlardı. Üzerlerindeki bagaj etiketlerinde Cidde yazıyordu.
Taksiyle otogara gittik.
Gişedeki görevli, gözlerini ekrandan ayırmadan üç Kayseri bileti kesti. Biletleri uzattı. Cebimdeki kâğıtları çıkardım: pasaportlar, bagaj fişleri, uçak biniş kartları.
Kâğıtların arasına otobüs biletlerini koydum.
Annem aradı.
“Vardınız mı Cidde’ye?”
Otogarın hoparlöründen bir otobüsün kalkış anonsu yapılıyordu.
“Yok,” dedim. “Geri geliyoruz.”
Telefonun öbür ucunda ses kesildi.
“Nasıl yani?”
“Çıkarmadılar.”
“Neden?”
“Bilmiyorum.”
Bir süre daha sustu.
Otogarın içinde insanlar bavullarını sürüklüyor, peron numaralarına bakıyor, çay bardaklarını tezgâha bırakıyordu.
Telefonu kapattığımda genel müdür aradı.
Sesini duyunca ayağa kalktım.
“Neredesin?”
“Otogardayım.”
“Ankara’ya gelmen gerekiyor.”
“Biz Kayseri’ye dönüyoruz.”
“Sen Ankara’ya geleceksin. Hakkında açığa alma işlemi yapıldı. Yurt dışında çalışman için verilen izin de iptal edildi.”
“Tebligatı imzalaman gerekiyor.”
“Ne zaman?”
“Bugün.”
Telefonu kapattım.
Cidde’deki masamın üzerinde yarım bıraktığım rapor duruyordu. Çekmecenin anahtarı hâlâ cebimdeydi.
Eşim yüzüme baktı.
“Ne oldu?”
“Ankara’ya gitmem gerekiyor.”
“Şimdi mi?”
Başımı salladım.
Gözleri bir an açıldı. Sonra oğlumuza, yerde duran bavullara baktı.
“Biz?”
Elimdeki üç Kayseri biletini alıp gişeye doğru yürüdüm.
Görevli biletleri önüne dizdi. İkisini bana geri verdi. Üçüncüsünü iptal etti. Yazıcıdan çıkan Ankara biletini uzattı.
Döndüğümde eşim oğlumun yanında bekliyordu.
“Ankara’ya varınca ara.”
Birbirimize sarıldık. Kollarını sırtımda sıkınca ben de onu daha sıkı tuttum. Başını omzumdan çektiğinde gözlerime bakmadı.
Oğlum yanıma geldi. Saçları uykudan dağılmıştı.
“Sen anneni üzme.”
Eğilip alnından öptüm.
“Birkaç güne gelirim.”
Eşim iki Kayseri biletini aldı.
Ankara biletiyle Cidde biniş kartı elimde kaldı.
Biniş kartını ikiye katladım.
Cebime koydum.
메타데이터
- post_id
- dfae8a9722a9
- slug
- zayi-dfae8a9722a9
- url
- https://mediumturkiye.com/zayi-dfae8a9722a9
- canonical_url
- https://mediumturkiye.com/zayi-dfae8a9722a9
- author_url
- https://medium.com/@gguder
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-17 16:42:39