The Last Of Us: Oyunlarda Hikaye Anlatımının Önemi
The Last of Us, oyun dünyasında hikaye anlatımının zirvesi olarak kabul edilir. 2013’te çıkan bu yapım, Joel ve Ellie’nin baba-kız ilişkisi
The Last Of Us: Oyunlarda Hikaye Anlatımının Önemi

Video oyunları uzun bir süre boyunca insanların stres atmak, gerçek dünyadan uzaklaşmak ve kafa dağıtmak için kullandığı araçlardı. Filmler ya da kitaplar gibi ciddi ve duygusal konulara yönelmektense, genellikle birkaç saati keyifli geçirmenizi sağlayan eğlencelik ürünler olarak görülüyorlardı.
1980’lerde text-based (metin tabanlı) macera oyunlarıyla başlayan bu yolculukta, oyuncular komut yazarak ilerliyordu. Zork (1980) gibi oyunlar yalnızca yazıyla bir dünya kuruyor, hayal gücünü devreye sokuyordu. Ardından The Legend of Zelda (1986) ve Final Fantasy gibi serilerle hikâye anlatımı daha sinematik bir forma bürünmeye başladı.
90’lara gelindiğinde ise Metal Gear Solid, Half-Life ve Silent Hill gibi yapımlar hikâyeyi yalnızca ara sahnelerle değil, doğrudan oynanışa entegre ederek anlatının gücünü gösterdi.
Bu gelişimin bir sonraki adımıysa Naughty Dog’dan geldi. Daha önce Crash Bandicoot ve Jak and Daxter gibi serilerle tanınan stüdyo, Uncharted ile oyuncuları Nathan Drake adlı karizmatik bir hazine avcısıyla tanıştırdı. Hem hikâye anlatımı hem de hikâyenin oynanışa doğal şekilde yedirilmesi açısından büyük bir sıçrama yaratan seri, üç başarılı oyunla oyun dünyasında kendine sağlam bir yer edindi.
Ve herkes dördüncü oyunu beklerken, Naughty Dog yeni bir oyun duyurdu: The Last of Us. The Last Of Us daha çıktığı dönem bir şaheser olduğunu kanıtladı. Bunu da inanılmaz hikayesi, karakterleri ve atmosferi aracılığıyla yaptı. Oyunu ilk defa 2015 yılında PS3'te abimle beraber oynamıştım. O zaman daha küçüktüm tabi ama hala oyunun ilk yarım saatinin bende bıraktığı etkiyi unutamıyorum. Oyun, 2013 yılında çıkan bir kıyamet sonrası salgınla başlıyor. İnsanları şiddet dolu yaratıklara dönüştüren Cordyceps isimli bir mantar türü dünyayı kaosa sürüklüyor. Ana karakterimiz Joel, Teksas’ta kızı Sarah ile birlikte yaşayan sıradan bir adamken, salgının ilk gününde yaşanan trajik bir olayla her şey altüst oluyor. Kaçmaya çalıştıkları sırada, Sarah bir asker tarafından vuruluyor ve Joel’in kollarında ölüyor. Sanırım bu kadar vurucu bir açılış sahnesine herhangi bir oyunda rastlamamışızdır. O an abimle ikimizin de ağzı açık kalmıştı. Yani The Last Of Us daha açılış sahnesinde bize nasıl bir tonda ilerleyeceğini gösteriyor ve oyun boyunca bu şekilde ağzımızın açık kalacağı birçok sahne yaşanmaya devam ediyor. Bu sahnenin üzerinden 20 yıl geçiyor. Artık duygularını bastırmış, acıdan duvarlar örmüş bir Joel görüyoruz. Hayatta kalmak dışında bir amacı kalmamış. Tam da bu karanlık noktada, hayatına Ellie giriyor: 14 yaşında, sert ama zeki, güçlü ama kırılgan bir kız.
Joel’in görevi Ellie’yi bir direniş grubu olan Fireflies’a ulaştırmak. Ama kısa sürede anlıyoruz ki Ellie sıradan biri değil; o, Cordyceps’e bağışıklığı olan tek insan.
Bu yolculuk boyunca ikili, birlikte tehlikelerle yüzleşiyor; hem insanlarla hem de enfekte olmuş yaratıklarla savaşıyorlar. Ama en önemlisi, birbirleriyle bağ kuruyorlar. Joel, kaybettiği kızının yerini Ellie’yle doldurmaya başlıyor. Ellie ise Joel’in buz gibi kabuğunu çatlatıyor.
Hikâye boyunca karanlık, şiddet, travma ve kayıpla iç içe bir atmosferde ilerliyoruz. Ama aynı zamanda sevgi, koruma içgüdüsü ve ikinci şans gibi güçlü temalar da bu karanlığın içinde filizleniyor. Karakterlerimiz yol boyunca birçok farklı insanla karşılaşıyor ve her biri hikayeye farklı bir yönden katkı sağlıyor, her bir bölüm bize farklı duygular yaşatıyor. Özellikle oyunun ortalarında rastladığımız Sam ve Henry kardeşler kalbinizin daha da çok kırılmasına sebep oluyor. Joel’un arkadaşları Tess ve Bill oyundaki insani ilk gerçek tehdit faktörü olan David gibi yan karakterler oyunun dünyasını daha da iyi anlamamızı sağlıyor. Mevsimler şeklinde ilerleyen oyunda sona yaklaştıkça her şeyin daha da karanlıklaştığını, karakterlerimizin yaşanan olaylar karşısında karşısında daha soğuk haller almaya başladığını ama aynı zamanda birbirleriyle olan bağlarının güçlendiğini görüyoruz. Bu yazıyı hikaye anlatımı üzerine yapmış olsak da sonuçta bu bir oyun olduğu için oynanıştan bahsetmezsek olmaz. Oyunda karakter ilişkilerinden, dünyanın zorluğundan bahsettik. Bu zorluğun temelinde oyunda enfekte olarak adlandırılan bizim zombi olarak adlandırabileceğimiz yaratıklar var. Bu yaratıkların tabiki çeşitleri ve mutasyona uğramış halleri var. Bunlar adından da anlaşılacağı üzere çok hızlı koşan Runners, sese tepki veren, çakıyla öldürülebilen size bayağı bir travma yaşatacak Clickers, ileri derece enfekte olan Bloaters. Bu yaratıklara karşı kullanacağımız çeşitli silahlar var. Tabancalar,tüfekler,bıçaklar,oklar,molotoflar, dikkat dağıtmak için şişe ve tuğlalar ve tabiki Joel’un en kuvvetli olduğu yönlerden yakın dövüş. Oyunda özellikle clicker’lara rastladığımızda gizlice hareket etmemiz de gerekebiliyor. Post apokaliptik bir evrende geçtiği için kaynaklarımız da sınırlı tabiki. Silah, med-kit gibi şeyleri kendimiz bulmamız gerekiyor. Evet, oyunda kendi kendine iyileşmiyorsunuz, med-kitleri toplayıp kendinizi iyileştirmeniz gerekiyor. Silahlarımızı özelliklerimizi de geliştirebiliyoruz. Biz Joel’la çatışırken Ellie de yanımızda boş durmuyor tabiki. O da yardım ediyor, dikkat dağıtıyor vs. Nitekim Ellie ile oynadığımız bir bölüm de var oyunda. Ana oyundan 1 sene sonra çıkan Left Behind DLC’si de tamamen Ellie’ye odaklanıyor. Uncharted ile çok temiz bir saf aksiyon oyunu çıkartan Naught Dog, The Last Of Us ile hayatta kalma öğelerini de çok iyi yedirmiş ve hiç sıkmayan bir aksiyon çıkartmış ortaya. Zaten düşmanlar ve atmosfer sayesinde hem diken üstünde bir oyun var önümüzde. Özellikle bodrumdaki o jeneratör bölümünü bilenler bilir. Oyunun atmosferini katkı sağlayan en önemli unsurlardan biri de müzikler tabiki. Brokeback Mountain’dan bildiğimiz Gustavo Santaolalla’nın bu oyun için çıkardığı besteler hala milyonlarca dinleniyor ve bana kalırsa bir oyunda çalan en güzel parçalar. Kesinlikle hikaye anlatımının temel taşlarından biri. Oyunu yıllar içinde defalarca oynadım ve her seferinde üzerimde büyük bir etki bıraktı. Bu, vurucu hikayesi; Joel ile Ellie arasındaki baba-kız ilişkisi; yan karakterlerin ana karakterler kadar derinlikli ve etkileyici olması; keyifli oynanışı ve zorlu düşmanları; bölümlerin sürekli yeni sürprizler sunan tasarımı; ve Gustavo Santaolalla’nın unutulmaz müzikleriyle örülmüş atmosferi sayesinde gerçekleşti.
Oyunun finali ve taşıdığı felsefi anlam ise hâlâ oyuncular arasında tartışılıyor. Joel’un dünyayı kurtarmakla kendi dünyasını — yani Ellie’yi — korumak arasındaki ikilemi, The Last of Us’ı sadece bir hayatta kalma oyunu olmaktan çıkarıp derin bir insanlık hikayesine dönüştürüyor.
Naughty Dog’un asıl yapmak istediği de bu olsa gerek: Dünya sadece siyah ve beyazdan ibaret değil. Grinin bin bir tonuyla dolu. Ve bazen, insanlık için değil; kendimiz için en doğru olanı yapmak zorundayız. Normalde yazıya bu şekilde bir nokta koyabilirim ama sanırım oyunun uyarlandığı HBO dizisi hakkında birkaç parça bir şey yazmak gerekir. Öncelikle dizinin duyurusu ilk yapıldığında aklımdaki ilk soru ‘’bu gerçekten gerekli mi?’’ oldu. The Last Of Us zaten bir oyun olarak hikaye anlatımının zirvesiydi. Dolayısıyla bunun bir diziye uyarlanması çok gerekli gelmemişti. Ancak günümüzde oyundan dizi,filme uyarlamalar bir hayli arttı. Dolayısıyla ‘’en sevdiğim oyunun dizisi yapılıyor, ne kadar kötü olabilir ki?’’ diyerek beklemeye koyuldum ve sonuçta maalesef ki büyük bir hayal kırıklığına uğradım. İlk sezonun ardından diziyi sevenlerin sayısı bir hayli fazlaydı, bu yüzden o gün bu eleştirileri yapsam muhtemelen linç ihtimali çok daha fazlaydı ancak 2.sezonun bitimiyle beraber diziye yönelik olumsuz eleştiriler bir hayli arttı. Bunun en önemli sebepleri 2. sezonun 2. oyunun uyarlaması olması ve 2.oyunun hikayesinin bir hayli tartışmalı olması( ona da başka bir yazıda değineceğim) ve tabiki hepinizin bildiği, büyük tartışma konusu olan casting tercihleri. Oyuncu kadrosunda yapılan tercihlerin büyük çoğu oyundakilerle farklılık arz ediyor. Bunlar arasından en çok tepki çeken ise Ellie’yi canlandıran Bella Ramsey. Bir kesim oyunla bu kadar farklılık olmasını tepkiyle karşılarken bir kısım da tepkinin yersiz olduğunu uyarlamaların aynı olmasına gerek olmadığını savunuyor. Ben ilk taraftayım. Tabiki hiçbir uyarlama birebir aynı olmak zorunda değil ancak bu denli bir farklılık bence uyarlanan materyalin ruhunu bir hayli öldürüyor. Nasıl James Bond,Superman gibi karakterlerin belli bir görünümü varsa diğer uyarlamalarda da bir karakteri bu kadar farklı fiziksel özellikte uyarlamak bence mantıklı bir tercih değil. Nitekim 2.sezonla beraber Bella Ramsey’e tepkiler daha da arttı. Bunlara oyunculuğunun kötü olduğu, mimiği olmadığı yönünde eleştiriler de eklendi ve 2.sezon birçok olumsuz yorum aldı. Oyunun yapımcısı Neil Druckmann da 3. sezonla beraber dizinin yapımcı ekibinden ayrıldığını açıkladı ve diziyi tamamen Craig Mazin’e emanet etti. 2. oyunun ikinci yarısını işleyecek olan 3.sezon nasıl olacak göreceğiz. Sonuç olarak, dizi benim için büyük bir hayal kırıklığı olsa da, bu durum The Last of Us’ın oyun olarak taşıdığı eşsiz değeri hiçbir şekilde azaltmıyor.The Last of Us, oyunlarda hikaye anlatımının zirvesi ve örnek alınması gereken nadir bir şaheser.
Sanırım benim için bu oyunu geçebilecek bir yapım kolay kolay çıkmayacak; ama tabii, zaman ne gösterecek, göreceğiz.
메타데이터
- post_id
- e06304df59ec
- slug
- the-last-of-us-oyunlarda-hikaye-anlatımının-önemi-e06304df59ec
- url
- https://medium.com/@taflanberkin/the-last-of-us-oyunlarda-hikaye-anlat%C4%B1m%C4%B1n%C4%B1n-%C3%B6nemi-e06304df59ec
- canonical_url
- https://medium.com/@taflanberkin/the-last-of-us-oyunlarda-hikaye-anlat%C4%B1m%C4%B1n%C4%B1n-%C3%B6nemi-e06304df59ec
- author_url
- https://medium.com/@taflanberkin
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-24 02:50:28