← Back to list

BİLGİ FELSEFESİNE GİRİŞ

Giriş

Efe AYYILDIZ · 2026-01-03 11:39 · 0 claps · 16.4 min read
#felsefe #epistemology #epistemoloji #bilgi-felsefesi #bilgi
Open on Medium ↗
Wiki topics: PHI · Philosophy

BİLGİ FELSEFESİNE GİRİŞ

Giriş

Neler biliyorsunuz? Birçok şey bildiğinize şüphem yok. Sizi benden zihinsel olarak ayıran en önemli farkta, şüphesiz doğduğumuzdan itibaren öğrendiğimiz yeni bilgilerdir. Peki hiç merak ettiniz mi, ne bildiğinizi nasıl biliyorsunuz? Bilgi nedir? Ne zaman biz bir şeye artık “bilgi” diyebiliriz? Peki bir şeye artık “biliyorum” demek için nasıl bir inceleme yapmış olmamız gerekiyor? Yoksa kesinlikle bilmekten bahsedemez miyiz? Bilginin doğruluğuna neye göre karar vereceğiz? Ütopikte olsa her şeyi bilimin gidişatı ile bilmemiz mümkün mü? Yoksa bir takım bilgilere erişmemiz gerçekten imkansız mı?

Bu tarz sorular, işte bilgi felsefesinin alanına girmektedir. Bilgi felsefesi ile ilgilenen filozofların işi, bilginin insan hayatındaki önemine işaret etmektedir. Bilginin doğasının felsefi analizi ve bir inancın bilgiyi oluşturması için gereken gerçeklik ve gerekçelendirme gibi koşullar incelenmektedir.

Bu makale, bilgi felsefesine giriş niteliğinde hazırlanmıştır. Bilgi felsefesinin belli bir alanı veya tartışma konusu üzerinde durulmamıştır. Makalenin amacı ise okuyucuya bilgi felsefesi alanında bir temel ve düşünce zemini oluşturmaktır.

Bilgi

Platon’un klasik tanımına göre bilgi: “gerekçelendirilmiş doğru inançtır” (Justified True Belief). Yani ilk olarak bilgi, doğru olmalı; yani gerçeklikle uyumlu olmalıdır. İkincisi, bilen özne bildiğine inanmalıdır. Son olarak, bilginin doğru olduğu, rasyonel biçimde temellendirmelidir.

Yalnızca doğru inanmak, bilgi değildir; doğru inanç neden doğru olduğunu bilmekle bilgidir. Örneğin “Yarın yağmur yağacak” dediğimizde ve gerçekten gelirse bu yalnızca bir tesadüf olabilir. Ama bunu eğer meteorolojik verilere bakarak temellendiriyorsak, bu durumda ona bilgi diyebiliriz.

Platon’un bu bilgi tanımı uzun yıllar boyunca kullanılacak olsa da 1963 yılında Edmund Gettier tarafından yazılacak olan “Is Justified True Belief Knowledge?” isimli makalesinden sonra ortaya çıkan tartışmalar ile çağdaş epistemolojiye adım atılmıştır. Bu durum epistemolojinin pek çok farklı kategoriye ayrılmasına sebep olmuştur ancak bu makalede bunların detaylarına inilmeyecektir.

İnsanı insan yapan şeyler arasında en önemli olgu, insanın doğuşundan ölümüne kadar geliştirmiş olduğu bilgi birikimidir. Gerçekten de insan açısından bilgi, hemen hemen her şeydir. Çünkü insan, bilgi aracılığı ile dünyayı ve başkalarını kavrama imkanı bulur; bilgi sayesinde bir yaşam biçimi geliştirir. İnsanı insan yapan şey esasında çevre koşulları değil, çevresi ve dünyası üzerine edindiği bilgi birikimidir.

Bilgi, yeri geldiğinde insanı diğer bilgilerden mahrum bırakmış, yeri geldiğinde de çağ atlamaya yaramıştır. Bilgi sayesinde insanoğlunun hayatı son yüzyıllık dönem içinde yaklaşık yarı yarıya uzamıştır. Bilginin üstel (exponential) artışıyla 21.yüzyılda ürettiğimiz bilgi birikiminin, insanlığın varoluşundan beri ürettiğimiz bilgi birikiminden daha fazla olduğu düşünülüyor.

İnsan için bu kadar büyük önem taşıyan bilgiyi, genellikle bilen ile bilinen veya özne ile nesne arasındaki ilişkinin sonucunda ortaya çıkan ürün olarak tanımlayabiliriz. Bu ögelerden bilen özne, bilinç sahibi olan insandır. Özne, bilgi ilişkisinde aktif bir rol üstlenir ve bir nesneye yönelerek onu kendisine konu yapabilir. Bu sebeple belirleyici olan öznedir; zira onun amaçlı yönelimi olmadan bilgiden söz edilemez. Yani bilgi, insan zihninin söz konusu faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkan üründür.

Bilgiyi belirleyen en önemli şey, insan zihninin nesneye sergilediği yönelimdir. Söz konusu yönelimselliğin yoğunlaşması sonucunda, bugün olağanüstü büyük bir bilgi birikimi oluşmuştur. Bu muazzam bilgi birikimi sebebi ile içinde bulunduğumuz çağ “bilgi çağı” olarak geçmektedir. İnsanlar bilgiyi sadece almaz, onu etkili bir şekilde kullanmayı da bilir. Ancak bir insanın her şeyi bilmesi elbette imkansızdır. Dolayısıyla bir insanın hayatını sağlam ilkelere dayandırabilmesi için sınırlı olsa da belli birtakım temel bilgilere sahip olması gerekir. Bu en temelden düşünülmesi gerekirse, günlük tüketilmesi gerekenler, tehlikelere karşı alınabilecek önlemler olabilir ama insan olarak içinde bulunduğumuz topluluğa uyum sağlayarak daha kolay bir hayat sürebilmemiz için içinde yaşadığımız koşulları, dünyada olup bitenleri, bir yurttaş olarak görev ve sorumluluklarımızı bilmemiz gerekir.

Ancak bu bilgilerde yeterli değildir; hayatımızı iyi bir şekilde sürdürebilmemiz, amaçlarımızı fiile dökebilmek için para kazanmaya ihtiyacımız var. Para kazanabilmek için ise meslek bilgisine, üstünde uzmanlaşacağımız alanlara dair uzmanlık seviyesinde bilgiye ihtiyacımız var. İşte bunun gibi günlük hayatımızda gerçekleştirdiğimiz pek çok şey bilgi birikimimiz ile gerçekleşmektedir.

Nasıl Bilebiliyoruz?

Burdan şu sonuç çıkıyor ki insanların bilgiye ulaşmaları ve bilme sürecinde ilerleyebilmeleri için vazgeçilmez olan şey, sergiledikleri amaçlı yönelimdir. Kendimizin dışında dünyaya yöneldiğimiz için biliyoruz. Bir amaç gözeterek biliyoruz. Peki bu nasıl gerçekleşiyor? Bildiğimiz her şeyi aynı yolla mı öğreniyoruz? Gözettiğimiz amaç ne olursa olsun, biz aynı şekilde mi bilgiyi alıyoruz? Aslında bilgiye sahip olmanın çok farklı yolları vardır. Ancak daha sıklıkla kabul edilen sınıflandırma bu bilme yollarını, “Rasyonel Yolla Bilmek” ve “İrrasyonel Yolla Bilmek” olarak ikiye ayırmaktır.

1-Rasyonel Yolla Bilmek

Akli veya rasyonel bilgi yolunda insanlık tarihinin en azından son 400 yılı boyunca kabul görmüş araçlar kullanılır. Özellikle son iki yüzyıldan beri hata riskini giderek azaltan gözlem araçları rasyonel yolla bilmeyi oldukça pratik hale getirmiştir. Elbette bizi bilgiye götüren bu araçlarda da hata payı vardır, ancak bu yine de “rasyonel bilgi” edinmenin en önemli yoludur. Ancak net bir rasyonel bilgi elde etme yöntemi belirlemeye geldiğimizde yine karşımıza zorluklar çıkmaktadır. Bu noktada rasyonel yolla bilmeyi yine iki sınıfta ele almamız gerekiyor.

1.1-Tanışıklık Yoluyla Bilmek

Tanışıklık yoluyla bilmeye göre, etkileşime geçeceğimiz nesneyi, gözlem konusu yapmamız gerekir. Onu ancak gözleme dayalı temas veya tanışıklılık kurarak bilebilirim. Fakat gözlemci olmak yeterli mi? Ne kadar iyi bir araştırmacı olursam olayım, bir nesne hakkında gözlemlerim etrafımda gözlemleyebildiğim nesne sayısı ile sınırlıdır. Belirleyeceğimiz nesne örneğin kedi olsun; bütün kedi türlerini gözlemleyip üzerinde detaylı araştırmalar yapmam imkansızdır. Tanışıklık yoluyla bilgi, hemen hemen her durumda sınırlı bilgi verir. Yani bu şekilde kazanılan bilgi, beş duyu organı yoluyla temas kurabileceğimiz nesne, olay ve olguların bilgisidir. Ancak bu yolla bilinemeyecek çok şey vardır. Örneğin tarihsel olay ve kişilerin bilgisini, matematiğin soyut pek çok doğrusunu tanışıklık yoluyla bilmemiz mümkün değildir. Bu sebeple bu bilme yönteminin yanına kurtarıcı olarak bir ikincisini koymamız gerekir.

1.2-Tasvir Yoluyla Bilmek

Bir nesneye dair gözlem yapmak istediğimde, o nesnenin tüm türlerini gözlemleyemediğim için, zaten gözlemlemiş olan insanların ortaya çıkardığı bilgileri aramam gerekir. Bu noktada güvenilir bilgileri ortaya koyabilmek veya güvenilir bilgileri ayırt edebilmek “bilim felsefesi”nin alanına girmektedir.

Tasvir veya betimleme yoluyla bilgi, nesnenin sahip olduğu özelliklerin, nesnenin diğer türleri, veya diğer nesneler ile arasındaki bağlantıları, önermeler yoluyla bilmeyi sağlar.

Bilginin çok daha büyük bir bölümüne bu bilme yoluyla sahip oluruz. Araştırdığımız bilim dallarının (fizik, psikoloji, sosyoloji, biyoloji…) geniş literatürleri bize bu alanlarda oldukça büyük faydalar sağlamaktadır. Bildiklerimizinde çok büyük bir kısmını oluşturur.

Birbirlerini tamamlayan bu iki rasyonel bilme yolu, konularına ve mantıksal yapılarına göre farklılık gösterir. Buna göre, biz tanışıklık yolu ile nesneleri, gözlemlenebilir varlıkları biliriz. Tasvir yoluyla ise var olan nesneler veya gözlemlenebilir varlıklar üzerine olan önermeleri ve doğruları biliriz.

2-İrrasyonel Yolla Bilmek

Rasyonel yolla bilmenin zıttında ise irrasyonel (akıldışı) yol veya otoritenin yolu bulunur. Bu yolda belli bir otorite, bizim bilgiye sahip olma yolumuzda alternatif araç olarak ortaya çıkar.

2.1-Gelenekçilik

Otoritenin en güçlü örneklerinden biri kültür ve gelenektir. Özellikle insanlar, içinde yaşadıkları gruplar tarafından kendilerine aktarılan şeyleri öğrenirler. Birey bu yolla belirli bir kültür içinde birikmiş olan bilginin önemli bir kısmına erişebilir. Bu sürece sosyolojide kültürlenme ya da sosyalleşme adı verilir. Bir bireyin içinde yaşadığı toplumun becerileri, tutumları ve inançları bir süre sonra onun kişiliğinin bir parçası haline gelir. Zaten insanlar, bilgi edinmeye sıfırdan başlamak ve kendi bilgilerini yaratmak zorunda kalsaydı, uygarlık dediğimiz şey ortaya çıkmazdı ve insanların hayatı da primatlarınkinden çok farklı olmazdı. Çünkü her defasında sıfırdan bilgi edinmeye çalışmak, zamanla kuşaktan kuşağa bilgi birikimi sağlayamamak, uygarlığın gelişiminin stabil olması anlamına gelir.

Bir kültür tarafından geliştirilen ve birikmiş bilgi, o kültürün geleneğini oluşturur. Bu gelenekler, çoğu kez bir toplumun yeni yetişen genç bireylerine aşılandıkları için, insanların bilme tarzları üzerinde zorlayıcı bir etkide bulunur. Bu şekilde işleyen geleneklerin otoritesini savunanlara gelenekçiler denir. Gelenekçilik pek çok noktada doğruya giden yolda büyük zorluklar çıkardığı açık olsa da, eğer gelenekçilik, insanlarda olmasaydı, günümüzde uygar toplumlar haline gelemezdik.

2.2-Çoğunluk

Bir başka irrasyonel bilme yöntemi ise çoğunluğun otoritesine güvenmektir. Fazla sayıda insan için doğru olan veya fazla kişi tarafından doğru kabul edilen şeylerin birey içinde faydalı olduğu görüşüdür. Çoğunluk görüşü, karşımıza hep bir otorite olarak çıkar ve azınlık gruplar çoğunlukla bilgisiz olmakla yaftalanır veya dışlanırlar. Bu sebeple çoğunlukla azınlık durumda olup da, çoğunluğa karşıt bir görüş benimseyenler, çoğunluk gruba dahil olan insanları “koyun sürüsü” olarak değerlendirir. Bunun en popüler örneği, Friedrich Nietzsche’de karşımıza çıkar. Nietzsche, insanların büyük çoğunluğunun koyun sürüsünü oluşturduğunu ve bizim koyun sürüsünden ayrılıp üst insana (übermensch) ulaşmamız gerektiğini söyler.

2.3-Karizma

İnsanların bir bölümü de bilgilerini karizmatik bir otoriteye sahip olduğuna inanılan kişilere bağlanarak elde ederler. Karizma, kişiliklerindeki açıklanması pek kolay olmayan bir şeylerden ötürü diğer insanların bağlılığını kazanabilen sınırlı sayıda insanın sahip olduğu niteliktir. Karizmatik kişiler, bilgi birikiminden ötürü değil de, soyut ve tanımlanmaz bir güç tarafından, kendilerini insanlara otorite olarak kabul ettirirler. İşte bu kişiler çoğunlukla hep bilgi kaynağı olarak görülmüştür. Böyle karizmatik olarak değerlendirilen kişilere ya da liderlere bağlanan, onlara inanan kişiler mürit haline gelirler. Bu karizmatik kişiler gündelik hayatta karşımıza siyasi liderler, tarikat şeyhleri, idol olarak benimsenen kimseler olarak; mürit kişiler ise, siyasi liderin destekçileri, din müritleri, hayran kitleleri olarak karşımıza çıkar.

Günlük hayatta rasyonel bilmek, irrasyonel bilmeye göre oldukça daha az kullanılır. Bunun sebebi irrasyonel yolla bilmenin bir otoriteye dayanması sebebi ile bilginin zaten bir paket halinde gelmiş olmasıdır. Bu durum rasyonel bilmeye göre oldukça kolaydır ancak güvenilirliği daha azdır. İrrasyonel yolla bilme sebebiyle siyasi tartışmalar, inanç çatışmaları, fikir ayrılıkları ortak bir payda da buluşabilmekten çok farklı kutuplara daha da fazla çekilmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, bilim felsefesi oldukça geniş ve tartışmalı bir alan olduğu için pek çok rasyonel yolla bir şeyler öğrendiğini zanneden kişi, esasında belli bir otoriteye dayanma yolunu seçmektedir. Yani bilimin araçlarını kullanmak ile otoriteye yaslanmak arasındaki fark, yine bilim felsefesinin konusu olacaktır.

İrrasyonel bilmek, karşıt görüşler ile karşılaştıktan sonra rasyonel bilme ile temellendirilmeye çalışılır. Ancak rasyonel yolla yapılan temellendirmeler, irrasyonel yolla öğrendiklerimizin üstüne değil, irrasyonel yolla öğrendiklerimiz, rasyonel yolla öğrendiklerimizin üzerine doğru bir şekilde çelişkilerden ayıklanarak inşa edilmelidir. Amacımız, irrasyonel bilgiyi tasdiklemeye çalışmak değil, doğru bilgiye ulaşmak olmalıdır.

Bilgi Felsefesi (Epistemoloji)

Hayatımız için oldukça büyük bir önem taşıyan bilgiyi ele alan felsefe dalına bilgi felsefesi ya da epitemoloji denir. Bilgi felsefesi, bilen özne ile bilinen nesne arasındaki ilişki olarak görülen bilme sürecini genel olarak ele alır ve bilme sürecine giren bütün ögeleri inceler.

Bilgi felsefesinin tohumları, Antik Yunan’da atılmıştır. Bilgiye ulaşmanın imkansız olduğunu savunan septisizm, bilgiyi gerekçelendirilmiş doğru inanç olarak tanımlayan ve yalnızca değişmez varlıkların bilgisine sahip olabileceğimizi savunan Platon, bilgi felsefesinin biçimini oluşturan mantığın kurucusu Aristoteles, İlk Çağ’da varlığını sürdürmüştü.

Buna rağmen bilgi felsefesinin kuruluşu ve gelişiminin esas olarak Yeni Çağ’da gerçekleştiği söylenebilir. Bunun sebebi, İlk Çağ’da düşünürlerin bilgi konusunu, daha ziyade bilinen varlıktan hareketle ele almış olmalarıdır. Oysa modern felsefi düşünürler özneden yola çıkarlar. İnsanı özneye alan Fransız filozof Descartes, bilgi felsefesinde farkında bile olmadan büyük bir devrime yol açmıştır.

1-Bilgi Kuramı

Bilgi felsefesinde, bilgi kuramını tanımlayan bazı temel kavramlar vardır. Bunların arasında üzerinde en fazla durulanları, doğruluk, gerçeklik ve temellendirme kavramlarıdır. Gerçeklik bilineni, doğruluk ortaya çıkan ürünün temel özelliklerini, temellendirme ise bilme sürecinde gerçekleştirilen temel eylemi tanımlar.

1.1-Gerçeklik

Gerçeklik (realite), bilginin veya bilgiyi bilmeyi sağlayan önermenin özelliği değildir; öznenin, bilme etkinliğini üzerine yöneltmiş olduğu nesnenin veya varlığın bir özelliğidir. Bilgide gerçeklikten değil, doğruluktan söz edilebilir. Gerçeklik varlığa özgü bir özelliktir. Yani ancak bilmeye çalıştığımız, bunun için önermeler kurguladığımız nesnenin gerçekliğinden bahsedebiliriz.

Gerçeklik, var olanı yani varlığı incelediğinden sadece yapay veya hayali olmayan varlıkları tanımlar; imgesel ve düşsel olmayan varlığı ifade eder. Örneğin, uçan pembe boynuzlu at benzeri sadece düşünülen şeylerin bir gerçekliği yoktur. Öyleyse, gerçeklik düşünceden veya bilen insanın zihinden bağımsız olarak var olan bir şeyi; nesnel olarak var oluşa sahip varlığı gösterir.

1.2-Doğruluk

Doğruluk (hakikat) ise, ne bilenin, ne de bilinenin özelliğidir. Çünkü bilen ve bilinen, var olanlardır ve var olmak doğruluk-yanlışlık ile değil, gerçeklik ile açıklanabilir. Yani bilen öznenin de bilinen varlığında doğruluğundan söz edilemez. Ancak bilen ile bilinen arasındaki ilişkinin sonucunda ortaya çıkan ürün yani bilgi üzerinden doğruluk-yanlışlık belirtilebilir. Bilgide doğrudan söz ettiğimiz zaman, ifade etmek istediğimiz şey bilgisel bir değer olarak doğruluktur. Bu yüzden doğru olan, yalnızca bilgidir, daha doğrusu bilginin ifade edildiği yargı ya da önermedir.

Doğruluk, tek tek kavramların varlığından özelliği değildir. Kavramlar, bir yargı ya da önermede bir araya getirildikleri zaman ancak, doğruluktan söz edilebilir. Örneğin, “Kediler ölümlüdür” gibi bir önermeyi ele alalım. Bu önerme, bilen insanın kedi adlı nesneye yönelmesinin ve onu gözlemleyerek, kediye ölümlülük özelliğini yüklemesinin sonucunda ortaya çıkan önermedir. Doğruluk da söz konusu olan bu önermenin bir özelliğidir. Eğer önerme, gerçek varlık ile uyumlu oluşturulmuş ise buna doğru önerme denir.

1.3-Temellendirme

Temellendirme (gerekçelendirme), bilen öznenin bilgisini geçerli, kabul gören bir bilgi haline getirme işlemini ifade eder. Buna göre, bilgi kuramı açısından bilgi, dış dünya üzerinde gerçekten var olan bir şey üzerine haklı kılınmalı veya temellendirilmelidir. Yani temellendirme, belli bir bilgiyi ifade eden yargı ya da önermelerin gerekçelendirilmesi ve doğrulanmasından başka bir şey değildir. Bu temellendirme, bilen özneye özgü bir faaliyettir.

2-Mantık

Mantık, akıl yürütme süreçlerinin yapısal geçerliliğini inceleyerek doğru ile yanlış arasındaki akıl yürütmenin ayrımını belirler ve bu temel işlevi nedeniyle “doğru düşüncenin aleti” olarak kabul edilir. Bizim bütün bilgilerimizin, en sıradan bilgilerimizin dahi akıl yürütmeye dayanması sebebiyle mantık, epistemolojide kritik bir öneme sahiptir.

Mantık alanı, bilginin biçim kazanıp ifade edilmesi için çok önemlidir. Çünkü insanların söylediği her şey tutarlı olmaz. Söylenenin tutarlı olması için, belli bir akıl yürütme temeli üzerinde, uygun bir şekilde söylenmesi gerekir. Bunu sağlayan da mantıktır. Çünkü mantık adını verdiğimiz formel bilim, doğru düşünmenin kurallarını ortaya koyar.

2.1-Analitik Önermeler

Analitik önermeler, önermedeki yüklemin, öznenin tanımı gereği doğru olduğu önermelerdir. Örneğin: “Tüm babalar erkektir” önermesinde özne olan baba, zaten tanımı gereği erkektir. Eğer erkek olmasaydı zaten baba olduğunu söyleyemezdik. Yani eğer “baba” kavramının tanımını doğru biliyorsak, tüm babaların erkek olduğunu öğrenmek için deney yapmaya gerek yoktur. Bu yüzden bu önermeyi a priori (deneye dayanmayan) bir önerme olarak tanımlarız.

2.2-Sentetik Önermeler

Sentetik önermeler, önermedeki yüklemin, özne ile uyumlu olup olmadığını öğrenebilmek için deney ve gözlem yapmaya ihtiyaç duyulan önermelerdir. Yani özne, yüklemi zaten tanımı gereği barındırmamalıdır. Örneğin: “Tüm insanlar 5 metreden kısadır” önermesi her ne kadar her ne kadar doğru olsa da insan tanım olarak böyle bir boy limitini içermediği için sentetik bir önermedir. Bunun doğruluğunu görebilmek için, deney ve gözlem yapmamız gerekir. Bu yüzden bu önermeyi a posteriori (deneye dayanan) bir önerme olarak tanımlarız.

Bilgide Kuşkuculuk

Bir felsefe akımı olarak milattan önce dördüncü yüzyılda Pyrrhon tarafından, Pironizm adı altında kökenlerine ulaşılan kuşkuculuk, bilgiye ulaşma yolunda nasıl kullanıldığına göre ikiye ayrılmaktadır.

1-Epistemolojik Kuşkuculuk

Kuşkuculuğun felsefe tarihindeki ilk örneğidir ve Pyrrhon tarafından kurulmuştur. Varlığın kendisinin bilinemeyeceğini savundu. Pyrrhon, sadece görünüşlerle yetinip nesnel yargılardan uzak durmamız gerektiğini öne sürdü. Daha doğrusu Pyrrhon, insana bilme ve öğrenme çabasından vazgeçmesini, hiçbir konuda hüküm vermemesini önermekteydi.

Pyrrhon’un görüşleri daha sonra ondan esinlenen diğer filozoflarla beraber daha da genişletilmiştir. Örneğin sofistlerin en önemli ve kurucu filozoflarından olan Protagoras, duyularımızla algıladığımız dünyada, duyularımızın çok öznel olması gerekçesi ile meşhur: ”İnsan her şeyin ölçüsüdür” sözünün sahibi olmuştur. Ondan sonra gelen bir diğer kuşkucu ve sofist filozof Gorgias ise bunu daha da ileriye götürerek hiçbir şeyin olmadığını, olsa da bunu bilemeyeceğimizi, bilsek bile başkasına aktaramayacağımızı savunmuştur. Günümüzde bir şeyleri bilme yoluyla ürettiğimiz devasa teknolojilere bakacak olursak bu tarz ileri kuşkuculuk görüşlerinin abartı olduğu görülmektedir.

Ancak daha ılımlı kuşkuculuğa göre; insan, duyulara dayalı bilginin yanıltıcılığı nedeniyle, varlık hakkında doğru bilgiye ulaşamaz. Yani çoğunlukla Protagoras’ın: “İnsan her şeyin ölçüsüdür” görüşü günümüzün epistemolojik kuşkucularının çoğunlukla temel aldığı görüştür.

2-Metodolojik Kuşkuculuk

Epistemolojik kuşkuculuğun radikal şüphe anlayışı, metodolojik kuşkuculukta yalnızca bir araca dönüşür. Metodolojik kuşkuculuk, kesin bilginin mümkün olduğunu savunur ve kesin bilgiye ulamak için, kuşkuyu bir araç olarak kullanır. Yani kuşku, varılan son nokta değil, bir yöntemdir. Söz konusu metodolojik kuşkuculuğun en yetkin örneğiyle, Antik Yunan’da Sokrates’te karşılaşırız.

Sokrates, kesin bilginin varlığından emindi ve Sokratik yöntem olarak bilinen diyalektik yöntemi, onun her şeye şüpheci yönle yaklaşarak ve çürütmeye çalışarak, doğru bilgiye ulaşmayı hedeflemekteydi.

Metodolojik kuşkuculuğun bir diğer önemli temsilcisi, aynı zamanda modern felsefenin kurucusu olan Descartes’tır. Descartes, kesin ve evrensel bilginin varlığından mümkün olduğuna emindi. Kendisi aynı zamanda analitik geometrinin kurucusu ve matematikçi olduğundan, evrensel doğruların, matematik işlemlerindeki doğrular kadar felsefede de kesin doğrulara ulaşmaya çalıştı. Buradan Descartes, bütün şüphe duyduğu bilgileri aklından ayıklayarak en sonunda kendi sisteminin ve modern felsefenin ilk temel doğrusunu çıkarttı: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”

Bilgide Dogmatizm

Doğru bilginin aimkansız olduğunu savunan epistemolojik kuşkuculara karşı, varlık üzerine doğru bilgiye erişmenin mümkün olduğunu savunan görüşe dogmatizm denir. Fakat dogmatizm, bağnazlık veya belli bir ideolojinin iddialarını tartışmasız benimseme anlamında, bir ideolojik dogmatizm değildir. Özellikle eğitim seviyesinin düşük olduğu yerlerde yaşayan insanlar veya belli ideolojilerin propogandalarının yoğun olduğu bölgelerde bu tarz bağnazlıklara maruz kalan insanlar arasında dogmatizm, ideolojik dogmatizm ile sıkça karıştırıldığı için onlar arasında dogmatizm kötü bir şöhrete sahiptir.

Ancak benim bahsedeceğim, epistemolojik dogmatizmdir. Yani epistemolojik dogmatizm, doğru bilginin mümkün olduğunu tartışmasız kabul eder. Tartışmasız kabul ettiği tek şey budur; nitekim neye doğru bilgi dendiği, doğrunun neye göre tanımlanacağı konusunda yine birbirinden ayrılır.

Bilginin Doğruluğu

Bilgi kuramının önemli konularından biri de doğruluktur. Hepimiz neye doğru dendiğini ve doğru bilginin ne olduğunu biliriz. Ama felsefenin pek çok konusunda olduğu gibi “doğruluk” kavramını da biraz incelemeye başladığımızda bu konunun yeterince açık olmadığı görülür. Böyle olunca karşımıza farklı “doğruluk” kuramları çıkmaktadır.

1-Uygunluk Kuramı

Doğruluk, çok klasik bir biçimde, bir yargı ya da önermenin tasvir ettiği olguya, betimlediği gerçekliğe karşılık gelmesi olarak tanımlanmıştır. Örneğin, “Şu kalem mavidir.” gibi bir önerme, sözünü ettiğim kalem mavi ise, doğrudur. Yani, doğruluğun ölçütü dünyadaki bir gerçeğe karşılık gelme, olgularla karşılıklık, varlıkla uyuşmaktır.

Bu doğruluk anlayışı, fizik, kimya ve biyoloji gibi doğa bilimlerinde ve gündelik hayatta geçerlidir. Ancak sadece bu doğruluk anlayışı ile yol aldığımız takdir de göremediğimiz soyut olgular ne olacak? Gözlenemeyen gerçekler yok mudur? Matematiksel önermelerin dış dünyada karşılık geldiği gerçekleri illa aramak zorunda mıyız? Bu durum bizleri ikinci bir doğruluk anlayışına götürür.

2-Tutarlılık Kuramı

Doğruluk konusunda ikinci görüşe göre doğruluk, düşüncelerin, bilgilerin kendi aralarında birbiriyle uyuşmalarından başka bir şey değildir. Yani bilen ile bilinen arasında kurulan önermelerin, başka varolanlarla ilişkilerinde değil, kendi içlerinde aranmalıdır; önermenin konuya ilişkin diğer bilgi ya da ifadeler ile olan tutarlılığı, önermenin doğruluğudur.

Francis Bradley’e göre, “doğruluk, aynı anda hem tutarlı hem de kapsamlı (comprehensive) olan evrenin ideal bir ifadesidir. Doğruluk kendi içinde çelişki taşımamalı, tüm açıklamaları içine almalıdır. Kısaca tam doğruluk, dizgeli bir bütün tasarımını gerçekleştirmelidir. Böyle bir bütün de esas olarak iki özellik taşır, tutarlılık ve kapsamlılık.

Yani bu anlayışa göre doğruluğun ölçütü tutarlılıktır. Amaç, çelişkili önermeler içeren bütün bilgileri ortadan kaldırarak çelişkili yani yanlış bilgilerden kurtulmaktır. Ancak bu durumda da şöyle bir sorun ortaya çıkmaktadır; kendi içinde tutarlı olan her önermeye doğru mu demeliyiz? Örneğin:

Ö1-Benzin biterse araba gitmez. Ö2-Araba gitmiyor. Ö3-O halde benzin bitmiştir.

Bu önerme tutarlı bir önermedir. Ancak arabanın gitmemesinin sebebi benzinin bitmiş olması değil de, aksın kesilmesi de olabilir. Bu sebeple her tutarlı önermenin doğru olduğunu düşünmenin kendisi tutarlı olmayacaktır.

3-Öznelerarasıcı Doğruluk Kuramı

“Öznelerarasıcı doğruluk kuramı”, ‘doğruluk’un önermelerin başka varolanlarla ilişkilerinde değil, kendi içlerinde aranması gerektiği düşüncesinde tutarlılık kuramı ile uzlaşmakla beraber, ‘bilgi öznelerinin uylaşımını’ ön plana çıkarır. Yapılan doğruluk tanımı şöyledir: “bir önerme, ancak her konuşmacı tarafından kabul ediliyorsa ya da bu olanağı taşıyorsa doğrudur.” Böylesi bir yaklaşım, üzerinde uzlaşım sağlanmış her doğruluk iddiasının tek taraflı fakat geçerli ve bağlamsal bir iddia olduğunu savlamaktadır.

4-Pragmatik Doğruluk Kuramı

Pragmatizmin doğruluk kuramı, ‘doğruluk’ üzerine yürütülecek teorik bir tartışma yerine, bir kuramın, bir önermenin doğruluğu konusunda kılgısal (düşünceden eyleme geçirmek) alana bakılması gerektiğini savlamaktadır. İki sav arasından hangisinin doğru olduğunu anlamak için yapılması gereken, her ikisinin de kılgısal yaşamı nasıl etkilediğinin ve değiştirdiğinin saptanmasıdır.

Pragmatizme göre, sahip olduğumuz kanaatler ya da bilgiler, bütün faaliyetlerimizi etkiler, hatta onlara yön verir. Bilgilerimizin eylemlerimizin üzerindeki bu etkisi, eylemi başarılı bir eylem haline getiriyor, onu amacına ulaştırıyorsa, bilgi doğrudur.

Bilginin Kaynağı

Bilginin şüpheden bağışık olup olmadığı meselesi, bilgide doğruluğa ve kesinliğe haklı olarak verilen önem, farklı bilgi türlerinin olması, bizi genellikle bilginin kaynağı konusunu tekrar düşünmeye götürür. Bilginin kaynağı konusu, doğru, kesin bilgiyi hangi zihinsel yetilerimize veya kabiliyetlerimize borçlu olduğumuzla ilgili bir tartışmaya dayanır. Bu bağlamda bilginin kaynağı olmaya aday üç zihinsel yetiden söz edilebilir: Duyular, akıl ve sezgi.

1-Duyular

Bilgimizin kaynağı olabilmeye en uygun adayların başında, bizi dünyayla temasa sokan duyularımız gelmektedir. Bilgimizin kaynağında duyuların veya dış dünya ile duyular sayesinde kurulan temas olarak deneyimin bulunduğunu söyleyen anlayışa ampirizm (deneyimcilik) adı verilir.

Ampirizm, dünya hakkında bilebileceğimiz her şeyi dünyanın bize apaçık belirttiğini ve bu yüzden bizim dünyayı tarafsızca ve önyargısız biçimde gözlemlememiz gerektiğini öne sürer. Dolayısıyla ampirizme göre zihnimizde, duyularımızdan geçmemiş hiçbir şey bulunmamaktadır veya John Locke’un söylemiyle: “Zihin boş bir levhadır.”

Ampirizmin önüne önemli iki güçlük çıkmaktadır. Birincisi, duyu yanılsamalarıdır veya duyuların bizi zaman zaman yanıltabilmesidir. Bu sebeple ampirizm, bilginin kesinliğinin önünde büyük bir sorunla karşılaşmış olur.

İkincisi ise, içgüdülerdir. Özellikle yeni doğan bir bebeği refleks olarak anne sütü emme hareketini yapmaya herhangi bir duyu organı ile öğrendiği bir şey değil, içgüdüleri iter. Bu durum, zihnin doğuştan boş bir levha olmadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Zaten nörobilimde bu konuda hemfikirdir.

2-Akıl

Bilgide duyuların sağlayamadığı kesinliği, birçoklarına göre akıl sağlar. Bilginin kaynağında aklın bulunduğunu savunan görüşe rasyonalizm (akılcılık) adı verilir. Rasyonalizmin temel iddiası, aklın zorunlu, kesin ve genelgeçer doğruları bilme gücüne sahip olduğu iddiasıdır ve bu kesin doğruları bize deneyim veya gözlem veremez. Çünkü deneyim ya da gözlem şimdiyle sınırlıdır. Oysa gerçek bilgiyi meydana getiren doğrular, yalnızca şimdiyle sınırlı değildir; geçmiş ve gelecek için de geçerli evrensel hakikatlerdir.

Öte yandan gözlem bize yalnızca tek ya da bireysel olanı verebilir. Ama gerçek bilgi, tekillerle değil, tümellerle (genellerle) ilgilidir. Bu yüzden rasyonalizm bilginin kaynağının akıl olduğunu ve birtakım doğruların, deneyimden önce ve deneyimden bağımsız olarak bilindiğini öne sürer.

3-Sezgi

Bilginin kaynağında ne duyuların ne de aklın bulunduğunu, onun doğrudan sezgiye dayandığını savunan bilgi görüşüne sezgicilik adı verilir. Sezgicilik, insanda duyusal görmeye benzer özel bir zihinsel görme yeteneği bulunduğunu öne sürer. Bu görme yeteneği, bir tür zihinsel ya da entellektüel sezgi gücüdür; insan zihninin duyular ile erişemediği soyut şeyler ile doğrudan temas kurmayı sağlar.

Sezgicilik, rasyonalizmin ampirizme yönelttiği eleştirinin bir benzerini her ikisine de yöneltir. Çünkü sezgicilik, akla ve deneyime dayalı bilginin, insana varlığın ancak yüzeyini veya görünüşünü verebileceğini söyler. Gerçekten de sezgicilik düşünce tarihinde, özellikle rasyonalizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.

4-Duyu ve Akıl Sentezi

Bilginin kaynağı arayışında dördüncü bir alternatif ise, bilginin kaynağında akıl ve deneyimin ortak katkısının ürünü olduğunu savunan sentezci yaklaşımdan oluşur. Söz konusu bu yaklaşımın temsilcisi İmmanuel Kant olmuştur. Nitekim onun ünlü sözüne göre, “İçeriksiz düşünceler boş, kavramsız izlenimler kördür.”

Zihin tarafından kavramlara dair olan izlenimlerimize sağlanan form veya çerçeve olmadan, sadece bilgi değil, dış dünyaya ilişkin deneyimin kendisi de hiçbir şekilde mümkün olamaz. Kant’a göre bilginin ham maddesini duyumlar sağlar; zihin bu malzemeleri kavram veya kategorilere işleyip onlara form sağlar. Zihnin işte bu katkısı, bilgiye tümellik kazandırır. Tümellik özelliği, özellikle de bilimsel bilgimizin genel ve tüm zamanlar için geçerli olmasını ifade eder. İşte bu tümellik özelliği, duyular ve deneyim ile sağlanamaz. Çünkü duyular ve deneyimler bize sadece şu anda olup bitmekte olan tek olayı verir. Bu tek olayı ne kadar çok gözlemlesek de, ondaki zorunlu neden sonuç ilişkisini gözlemleyemeyeceğimiz gibi tümellik özelliğini de elde edemeyiz.

Bilginin Sınırları

İnsanlığın geleceği için, bilginin sınırlarının ne olduğu sorusu oldukça önemlidir. İnsan her şeyi bilebilir mi? İnsanoğlu aklı ve bilimin yardımıyla, evrenin bütün gizlerine ulaşabilir mi? Sonra bu bilgilerle, tüm insanların bolluk içinde mutlu yaşadığı bir yeryüzü cenneti inşa edebilir mi?

Bu sorular karşısında genellikle iki farklı görüş göze çarpar. Akla ve bilime sarsılmaz bir inanç besleyen görüşe epistemolojik açıdan, realist filozoflar denir. İnsan bilgisinin sınırlı olduğunu ve belli bilgilere, bilim ne kadar gelişirse gelişsin, yine de ulaşamayacağımızı savunan görüşe idealist filozoflar denir.

Biz evrendeki her şeyi bilmeyi ve literatüre katmayı başaracak olsak bile idealizm, yine de bir şeylerin varlığından bahsedebilmesi mümkün olduğu için çürütülmesi mümkün değildir. Bir şeyin yokluğunu kanıtlamak her durumda mümkün değildir. En basit örneğiyle, odanızda algılarınızın tamamen ötesinde, hiçbir bilimsel ölçü aleti ile ölçemeyeceğiniz pembe bir filin yokluğunu kanıtlamaya çalışır mısınız? Olmadığı konusunda emin olduğunuzu biliyorum ancak sorun zaten yokluğunun ispatını yapamayacak olmamızdır.

Son Söz

Yüzyıllar boyunca pek çok düşünceye sahip olan insanların, karşıt düşünceye sahip olan insanları bilgisizlikle suçladığını düşünecek olursak, bilgi, bilmeye dair bilinçli olmak, doğru ve yanlışı ayırt etmek veya doğru düşünce sistemleri ile literatürü genişletmek oldukça büyük önem arz etmektedir.

İnsanların kendisinde çoğunlukla bilmek ve bildiğini sistematik bir hale getirmek konusunda sorun yaşadığı görülmektedir. Bu durumda tekrardan kişinin, ne bildiğini ve neye “doğru” demesi gerektiğini gözden geçirmesi gerekmektedir. Bildiğinizi düşündüğünüz düşünce sistemlerinde gözden kaçırdığınız bir şeyler olmadığına emin misiniz? Savunduğunuz ideolojinin, körü körüne arkasında durduğunuz akımın doğru olmayabileceğini hiç düşündünüz mü? Yoksa sadece onu savunan insanlara, o konu hakkında yazılmış kitaplara mı güveniyorsunuz? Kendi akıl süzgecinizden geçirdiniz mi? Kendi “bildiklerinizi” bir sistematik haline getirip aradaki çelişkilerden kurtulmayı başardınız mı? Düşüncelerinizin aksini iddia edenlerin yanında bir şeyler mi öğreniyorsunuz yoksa sadece bulunduğunuz kabın şeklini mi alıyorsunuz?

Bir ideolojiyi, akımı savunurken güvendiğiniz şey, kuşkusuz başka insanlar veya kitaplar olmamalı. Çok basit bir örnekle; eğer insanlar ve kitapların sayısı, bizim doğru bilgide kuşkusuz dayanak noktalarımız olsaydı, İslamiyet ve Hıristiyanlık dinlerinin ikisininde doğru olması gerekirdi. İkisine de inanan milyarca insan, derinlemesine araştırmış milyonlarca insan ve milyonlarca üzerlerine yazılmış kitap var. Ancak ikisinin de doğru olması mümkün değildir. Bu örneklere sağ-sol ideolojiler, teizm-ateizm, modernizm-postmodernizm, realizm-idealizm gibi pek çokları eklenebilir. Ancak siyasi ve sosyal temeli olan düşüncelerde bu görüş ayrılıkları daha rahatsız edici bir biçim alıyor. Bu noktada bir görüşü destekleyenler, diğer görüş hakkında temel bilgilere iyi bir şekilde sahip olup, onu eleştirmeye yönelik bilgileri üretmeye çalışırlar. Bu sebeple karşıt görüşlerin, fikirlerin, akımların amaçları çoğunlukla doğru bilgiyi bulma değil, kendi bilgilerine meşru bir zemin hazırlamak olur.

Eğer doğru bir tutum ile bildiklerinizi ve desteklediğiniz görüşleri gözden geçirmezseniz, doğru bilgi arayışı lehine bir şey yapmadığınız gibi, meydanı birbirinin çelişkisini kovalayan ideolojilere bırakmış olursunuz. Her daim bir görüşe bağnazca bağlanmak yerine, atlamış olabileceğiniz şeylerin var olabileceğinin bilincinde olarak, belli bir görüşün peşinde değil, doğrunun peşinde olmanızı dilerim. Belli bir görüşü temellendirmeye çalışmak yerine, doğru bilgiye ulaşmaya çalışın. Atladığınız şeyleri belki de hayatın kendisi size bir olay ile yüzünüze vurabilir.

KAYNAKLAR

Çüçen, A. (2001). Bilgi Felsefesi. Bursa: Asa Kitabevi.

Cevizci, Ahmet. Felsefeye Giriş. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2015.

Kleinman, Paul. Felsefe 101 — Platon ve Sokrates’ten Sartre ve Heidegger’e Düşünce Tarihi Hakkında Bilmeniz Gereken Her Şey. İstanbul: Say Yayınları, 2022.

Nagel, Jennifer (2024). Bilgi (E. Demir, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Dupre, Ben, Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Felsefe Fikri, Çev. Elif Gökteke, Domingo Yayınları, 2024.

https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/26020/mod_resource/content/0/B%C4%B0LG%C4%B0%20KURAMI%20DERS%20NOTLARI%20Hafta%208.pdf

https://en.wikipedia.org/wiki/Epistemology

https://evrimagaci.org/epistemoloji-bilgi-felsefesi-neyi-ne-kadar-nasil-bilebiliriz-7872


메타데이터
post_id
e15193b0e049
slug
bi̇lgi̇-felsefesi̇ne-gi̇ri̇ş-e15193b0e049
url
https://medium.com/@efeayyildiz16/bi%CC%87lgi%CC%87-felsefesi%CC%87ne-gi%CC%87ri%CC%87%C5%9F-e15193b0e049
canonical_url
https://medium.com/@efeayyildiz16/bi%CC%87lgi%CC%87-felsefesi%CC%87ne-gi%CC%87ri%CC%87%C5%9F-e15193b0e049
author_url
https://medium.com/@efeayyildiz16
status
ok
fetched_at
2026-07-13 06:23:13