Makineler Gibi mi Çalışmalıyız?
Bir iş üretmek için temelde iki şeye ihtiyaç duyuluyor diyebiliriz günümüzde. Ya makinelere ya insanlara ya da her ikisine birden. Hibrit…
Makineler Gibi mi Çalışmalıyız?
Photo by Isis França on Unsplash
Bir iş üretmek için temelde iki şeye ihtiyaç duyuluyor diyebiliriz günümüzde. Ya makinelere ya insanlara ya da her ikisine birden. Hibrit çalışma modeli dediğimizde genelde uzaktan çalışma ile ilgili meseleleri anlıyoruz ama işin bir de makine-insan iş birliğini de düşünmek gerekir.
Bu yazıda neden çalışırız kısmına çok girmeden çalışma hayatındaki başka bir noktaya değinmek istiyorum. Çalışıyorken gerçekten de gereken eforu harcadığımızı düşünüyor muyuz? Bu soruya cevap verirken aslında arkada pek çok konunun varlığını da hesaba katmış oluyoruz. Çünkü bizler bir iş yaparken sadece kendi başımıza değiliz. Bir bina içerisindeyiz, etrafımızda hava var, çalışma arkadaşlarımız ve yöneticilerimiz var, koskoca bir ülke ve dünya var. Aslında biz çalışırken bütün bunlar ve daha fazlası bizleri etkiliyor. Binanın temizliği, havanın kalitesi, insanların iş yapmaktan çok PR peşinde koşması, yöneticilerin yaptığınız işi takdir edip etmemesi gibi faktörleri çoğaltabiliriz iş yaparken bizi etkileyen şeyleri sayarken.
Yanlış yapıyorlar!
Günümüzde iş ortamında motivasyonu artırmak için kurumsal şirketler organizasyonlar ve çeşitli toplantılar organize ediyorlar. Bunu bir tık ileri götürüp motivasyon artırmak için şirket içi motivasyon koçları olan yerler bile var.
Bireyler ve bölümler arasında iyi bir his oluşturmak için toplantılar yapmak gerekli değildir. İnsanların birlikte çalışmak için birbirlerini sevmeleri şart değildir. Çok fazla iyi dostluk, bir kişinin diğerinin hatalarını ört bas etmeye çalışmasına neden olabileceği için, aslında çok kötü bir şey bile olabilir. Bu durum her iki kişi için de kötüdür.
Bu demek istediğim şey kesinlikle iş ortamında dostluklarımız ya da arkadaşlarımız olmasın demek olarak anlaşılmasın. İşteyken iş yapmalıyız. Eğlencedeyken de eğlenmeliyiz. İkisini karıştırmanın faydası yoktur. Dolayısıyla çalışırken insani ilişkileri bir kenara koyarak çalışma kültürünü oluşturmak herkes için fayda sağlayacak bir çalışma şekli olacaktır. Ben şahsi olarak bunu yaptığımda bazen farklı algılandığımı hissedebiliyorum. Normal hayatta çok sevdiğim insanlar ile iş ortamında ciddi bir toplantıdayken “…. konusunda sizlerin alacağı kararlar ya da yapacağı adımlar benim umrumda değil. Çünkü orası sizi ve şirketinizi ilgilendirir. Benim şu ortamda ilgilendiğim şey tamamen kendi ortak işimizle alakalı kısım.” cümlesini kurduktan sonra ortam buz gibi oldu. Sonrasında toplantı bitti ve aradan zaman geçince arkamdan bu kurduğum cümleden alınanlar olduğunu duydum. Aslında tam da yukarıda demek istediğim şeyi uyguluyordum. İşteyken iş eğlencedeyken de özel ilişkilerimiz üzerinden devam ediyordum hayatıma. Yoksa iş yaparken dostlukları ön plana alırsak körler sağırlar birbirini ağırlar sözünün açıklamasının tecessüm etmiş(cisimleşmiş demek, ete kemiğe bürünmüş de diyebiliriz) hali olarak dolaşmış oluruz.
Yıkılası unvanlar
İş hayatındaki ikinci gördüğüm lüzumsuz unsur ise unvanlar bence. bir unvan sıklıkla sadece taşıyana zarar vermez, aynı zamanda başkaları üzerinde de etkisi vardır. İnsanlar arasında muhtemelen, unvan sahiplerinin her zaman gerçek liderler olmadığı gerçeğinden daha büyük bir kişisel tatminsizlik kaynağı yoktur. Durup bir düşünün. Müdürünüzden tutun diğer yöneticilerinize kadar hangisi için en az bir kere bile bu söylediğim şeyi düşünmediniz?
İş hayatında unvanlar lüzumsuz bir şekilde abartılmıştır. Bu abartı ile birlikte unvanların getirdiği bir diğer kötü şey ise unvanlara göre sorumlulukların ortadan tamamen kaldırılmasına kadar giden bir sürece yol açılmasıdır. Bu sorumluluk paylaşımları ile birlikte “sorumluluklar başkalarına yüklenmiş” olur. Ondan sonra da ortaya yine anadolu tabiriyle “sen ağa ben ağa bu inekleri kim sağa” sorunu ortaya çıkmış oluyor. Burada da yine ben kendimden örnek verecek olursam, yeni çalıştığım ortamda görüşme yaparken pozisyon beklentim sorulduğunda bunun önemli olmadığını, pozisyonlara inanmadığımı, önemli olanın yaptığım ve yapacağım işler olduğunu söylemiştim. Elbette dış dünyaya karşı bazı unvanlarımız duruyor ama bunlar kendi içimizde anlamını yitirmiş kelimelerden öteye geçmiyor.
Tam da bu konuyla alakalı Henry Ford şöyle bir öneride bulunuyor:
“… düzeltmenin yolu sadece unvanları kaldırmaktır. Birkaçı yasal olarak gerekli olabilir; bazıları çalışanların sorumluluğunu hatırlatma konusunda yararlı olabilir ama geri kalanlar için en iyi kural basittir: onlardan kurtulun.”
Patronun yanında duranlar
Çalışmayı ikinci plana atıp, önceliği itibara vermek, çalışma için adil değildir. Bu, tanınmayı ve övülmeyi gerçek görev yapar. Ve bunun çalışan üzerinde talihsiz bir etkisi de vardır. Bu, çirkin ve üretken olmayan tuhaf bir hırsı teşvik eder. Bu, “patronun, yöneticinin, müdürün… yanında durarak” ilerleyeceğini hayal eden bir tür insan üretir. Hepimiz durup bir düşünelim. Bunları okurken zihinlerimizde isimler, bazı yüzler gözümüzün önüne geldi değil mi? İşin kötüsü de şu. Bütün bunları bildikleri halde bundan memnun olan yönetici güruhu da var maalesef. İşte onlar bu damarı bir anlamda besliyorlar üzülerek söylemek gerekirse. Dolayısıyla bunun işe yaradığını da görmüş oluyoruz bazı noktalarda. İşte işin ahlaki boyutuyla alakalı burada da mücadele alanı olduğunu görmek önemlidir diye düşünüyorum.
Çırağı olmadığın bir işin patronu olamazsın diye beylik bir laf vardır. Benim en sevdiğim cümlelerden biridir bu. Bununla alakalı Hayatım ve İşlerim isimli kitapta Ford fabrikaları ile ilgili bence önemli şöyle bir ayrıntı var:
Bütün çalışanlarımız bu yüzden tabandan gelmiştir. Fabrikanın başı bir makineker olarak işe başladı. Büyük River Rouge tesisinden sorumlu olan kişi bir kalıpçı olarak başladı. Ana bölümlerden birine göz kulak olan başka bir kişi, daha önce bir temizlikçi idi. Fabrikanın herhangi bir yerinde basitçe sokaklardan gelmemiş tek bir kişi bile yoktur. Geliştirdiğimiz her şey, kendilerini bizimle kalifiye etmiş kişiler tarafından yapılmıştır. Neyseki herhangi bir geleneği miras almadık ve hiçbirini oluşturmuyoruz. Bir geleneğimiz varsa o da şudur:
“Her şey her zaman yapıldığından daha iyi şekilde yapılabilir.”
Şimdi bu cümlelere itiraz edenleriniz gelebilir. Bankacılık ya da finans alanı gibi uzmanlık gerektiren alanlarda bu şekilde hareket edemezsiniz diyebilirsiniz. Bal gibi de ederiz arkadaşlar. QNB Finansbank yönetim kurulu başkanı Ömer Aras’ın “Deneyimler” kitabından daha önce bahsetmiştim. Aras’ın bahsettiği şey tam olarak buydu. Cümlesi de eğer yanlış kalmadıysa aklımda, herkes bankacı olabilir, şeklindeydi. Gerçekten de kimse anasının karnında iş bilerek çıkmıyor. Gerekli çaba verildikten sonra öğrenmemek için hiçbir sebep yoktur ortada. İstidat gerektiren farklı işler vardır elbette ama onları da bizler daha çok sanat olarak sınıflandırıyoruz zaten.
Başlıkta neden makineler diyip içeride neden hiç makine geçmediğini de size bırakmış olayım. Makine gibi çalışın demek istemiyorum ama iş yaparken de sadece işinizi yapın ve bundan başka bir beklentiniz olmasın. Beklenti içine girdiğinizde artık sizin odağınız işten başka yerlere kaymış oluyor.
메타데이터
- post_id
- e2d93a24afdd
- slug
- makineler-gibi-mi-çalışmalıyız-e2d93a24afdd
- url
- https://medium.com/t%C3%BCrkiye/makineler-gibi-mi-%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fmal%C4%B1y%C4%B1z-e2d93a24afdd
- canonical_url
- https://medium.com/t%C3%BCrkiye/makineler-gibi-mi-%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fmal%C4%B1y%C4%B1z-e2d93a24afdd
- author_url
- https://medium.com/@omer-yurttas
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-26 07:10:32