Sınır
Sınır

Şeyleri, meseleleri anlayamadıkça, yeterince büyümüş olmadığımıza pay verip devam ediyoruz. Her şeyi anlamamız gerektiğini tasavvur ettiğimiz yaşlara gelince bakıyoruz, hâlâ bazı şeyler müphem, karanlık, anlamsız ya da anlaşılmaz. Tanımları, tanımlamayı, tanımlanmayı hatta, beşikten öğrenmeye başlıyoruz. Tanımlama, kendinden bir sınır çizme girişimidir, belirsiz olanı belirli kılma çabası. Tanımlanmış şey, anlaşılabilir olmayı da beraberinde getiriyor. Ama bazı duygu ve deneyimleri tanımlayamıyoruz, sığdıramıyoruz demeli. Bu kendiliğimiz, kendine özgülüğümüz, özgünlüğümüz, zeminlerin kayganlığı ve akış, yaşanmışı, olmuşu ve geçmişi bellememizi engelliyor. Bu da şöyledir diyemiyoruz. Çiçeklenmiş bir badem ağacının karşısında, sen ve ben, o anı ve o bademin içime doldurduğu ve taşırdığı tüm anları nasıl aynı kalıba koyarız, ancak bir betimleme. Şeyleri birbirine benzeterek, ondan onu çıkarıp, onu oraya sokarak, metaforlar kurarak. Birbirimizi, kendimizi bile ancak böyle anlamaya yaklaşırız. Anlamlı ama tarifsiziz.
Tanımlar ancak maddenin kendisi olabilir. İçim bir kuyu; baktıkça daha çok çekildiğim, çekildikçe derinleşen. Bana ve bize dair hiçbir şeye “şudur” denilemez. Tanımladıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça yeniden yeniden tanımlanmaya muhtaçlığıyla yorucu ve dipsiz. Fakat kendime, sana, yaklaşma biçimimi geliştirebilirim. İsimlendirmelerden özgür, eksiltmeden. Taşanları, sızanları ve dizginlenemeyen halleriyle, bir daralmadan çok bir genişleme olarak.
Her birimizin içi, her an yularından boşanmaya hazır, azgın bir at misali. Nereye, ne kadar uzağa gidebileceğini kestiremediğimiz bir kuvveti taşıyoruz. Mehmet Akif Ersoy’un bahsettiği biraz bu:
“Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”
Sürekli akan, canlı, dönüşen, bir evrim. Bu gücü tanımlamak, onu zincire vurmaktan farksız.
Düşüp kalkmaktan yorgun, gözlerine dolmuş ve akamamış, hep yarım bir hüznün adını mesela hangi babayiğit koyabilir? Hüzün bir gecikmişliktir ve her zaman geçecek olana dairdir. Tasvir edildiği anda dahi değişmektedir, çok geçtir.
Koynumuzda taşıdığımız yılgınlıklar, korkularımız, çoğu zaman onlara bir ad konulduğunda olduğundan daha ağır gelir bize, çökertir hatta. Tanımlayıp bir sınırın içine hapsetmekle yoğunlaşır, kasvetlenir iyice.
Sevgilerimizse bir tanımla, ancak azalır. Sevmek şu dünyanın en gerekli eylemidir. Ne var ki sevmenin gerekçesi yoktur çoğu zaman. Ama evet, sevdiğimiz şeyler kim olduğumuza dair izler taşır. Ve izler kimliğimizi tartmaya yarayan mihenk taşlarıdır.
Bir yatağa sığamayacak kadar kuvvetli ve coşkun akmak mümkün. Taşmak, çizdiğimiz kıyı şeridinin ihlali. Bir kıyı yoksa, taşmanın imkanı var mı ? Sadece akmak mümkün.
메타데이터
- post_id
- e3e16c4b70fd
- slug
- sınır-e3e16c4b70fd
- url
- https://medium.com/dili-turkce-in-turkish/s%C4%B1n%C4%B1r-e3e16c4b70fd
- canonical_url
- https://medium.com/dili-turkce-in-turkish/s%C4%B1n%C4%B1r-e3e16c4b70fd
- author_url
- https://medium.com/@Indicavia9
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-08 16:01:05