GEZİ YAZILARI IV
Mardin
GEZİ YAZILARI IV: MARDİN
Kış, asık suratlı ve haşindir. Sonbahar bu haşin mevsimin habercisidir. Yaz, tatminkar olmayan bir kimse gibi memnunsuzdur. Aldıkça almak ister, kurutup geçer. İlkbahar ise güleç yüzlü ve sıcakkanlıdır. Anaçtır, dört kardeş içinde en dost canlısı mevsimdir. Bambaşkadır. Toprağın siyah örtüsünü yırtar. Toprağı, yaşamın, canlılığın renklerine boyar. Örtünün altındaki küskün tohumlara fısıldar: Artık kalkma zamanı. Sonbaharla yerin altına çekilen yaşam fışkırır yeniden. Anadolu’ya da en çok ilkbahar yakışır. Gelin gibi süslenip bezenir Anadolu. Göz alabildiğine yeşil çayırlar, çiçeğe durmuş ağaçlarla Anadolu kendine davet eder. Biz de bu davete icabet düşer deyip yola koyuluyoruz. El-Azizden hareketle Mardin’e yol alıyoruz. Mardin yolunda Sivrice, Maden, Ergani, Diyarbakır şehirleri sıralanıyor. Yol boyunca bizi sular bekliyor, her uğrakta bir su göreceğimizi en önce Hazar(Sivrice) Gölü müjdeliyor. Dağların zirvesindeki karlar eridikçe, eriyen suların tepelerden çağıldayarak indiği küçük çağlayanlar görüyoruz.
Adını bakır madenine sahip olmasından alan Maden ilçesini hep Diyarbakır’a ait gibi hissediyorum. El-Aziz’e ait bu ilçe vakti zamanında El-Aziz merkezden daha gelişmiş imiş. İlk kez bakırın burada bulunmasıyla maden rezervi sayesinde ilçe gelişiyor. Dışarıdan mühendisler vb. kimseler geliyor. Öyle ki El-Aziz’de sinema yokken burada sinema varmış. Şehre demiryolunun erken tarihlerde gelişi de çıkarılan bakırın nakliyesi ihtiyacındanmış. Ancak şu an o gelişmişlikten pek iz yok gibi görünüyor. Kırmızımsı kahverengilikteki dağlar bakır madeninin renginde yükselip gidiyor. Bakır renkli dağları izlerken Kemal Sunal’ın Çöpçüler Kralı filminde söylediği Maden Dağı Dumandır türküsü kulağımızda terennüm ediyor. Maden’den sonra Diyarbakır il sınırı başlıyor. Ergani’den geçerken Sezai Karakoç merhumu anıyoruz. Merhum Erganili olmasa bu ilçe dikkatimizi çeker miydi diye kendime soruyorum.
Diyarbakır’a yaklaştıkça Amedspor maçından dönen taraftarlar fark ediliyor. Güneydoğu takımları kendi şehirlerinin halklarından oldukça teveccüh görüyor gibi.
Mardine uzanan çevreyolu, yolu kat edenleri Diyarbakır merkezine sokmadan ilerliyor. Diyarbakır’ın surlarına ve kadim tarihi yapılarına rengini veren kara taşlar yol kenarlarında. Yanardağın lavları sonucu oluşan bu kara taşları görünce TRT Belgesel’de izlediğim leylekler için bu taşlardan ev yapan çobanı anlatan belgesel hatırıma geliyor. İnce bir gönlün zarif eseri bu leylek evleri. Diyarbakır’ı bitirirken Roma İmparatorluğu’nun doğu garnizonu Zerzevan Kalesi’ni geride bırakıyoruz.

Ülkemizdeki hızlı inşaatlaşma ile genişleyen şehirlerden biri de Mardin olmalı. Yeni olduğu anlaşılan apartmanlar ve benzeri yapılarla Mardin şehri başlıyor. Henüz şehrin girişindeki bir cami Mardin fotoğraflarından gördüğümüz tarihi yapılarını andırıyor. Öğlen namazı için uğradığımız bu cami henüz 2016’da yapılmış. Mahmut Feyzi Yedikardeş isimli bu camii malzeme, işçilik ve üslup bakımından Artuklu eseri görünümünde. Demek ki istenince oluyormuş dediğim bir örnek oluyor. Bu, yeniliğe kapalı olma, eski olanın pür taklit edilmesi anlamında değil elbette. Yüzlerce yıla dayanan bir geleneğin tarihi dokuya uyumlanarak yeniden üretilmesi, bir şehre ait dokunun muhafazası anlamında.
Namazdan sonra Eski Mardin’e doğru geçiyoruz. Yol üzerinde ne var ne yok okumaya gayret ediyorum. Aşiret dernek binalarını, aşiretlerin Mardinspor’a desteklerini ifade eden afişleri görüyorum. Mardin’de çekilen aşiret dizilerine aşinayız. Bir kurgu olarak düşündüğüm aşiret mefhumu bu gördüklerimle gerçeklik kazanıp somutlaşıyor.
Mardin Kalesi’nin eteklerindeki bu eski şehir ziyarete ilk kez geleni afallatacak türden. Bir ziyaretçi için kolay lokma değil kesinlikle. Ciddi bir zaman ayırma ile anlaşılacak ketum bir şehir. Sokak aralarına, kadim yapılarına kendine bırakıvermeyi gerektiriyor. Araştırma, planlama ve ön hazırlık bu şehirle başa çıkamıyor. Şehrin bu kendini akışa bıraktırma, adım adım keşfettirme hali bana geçtiğimiz aylarda üzerinde konuşulup tartışılan flanör olma konusunu hatırlatıyor. İbrahim Kalın gençlerle yaptığı bir söyleşide “Flanör olmayı önemsiyorum. Flanör olmak bir şehre gittiğinizde plan yapmadan, şehrin akışına bırakarak keşfe çıkmaktır. Flanör olduğunuzda turist değil, seyyah olursunuz. Turizm yolculuğuna değil, sefere çıkmış olursunuz.” diyordu. Mardin, ziyaretçisine flanör olmayı gerektiren bir şehir. Şehrin karmaşık yapısına, çok dilli seslerine, kendine özgü kokularına teslim olup yaptığımız planı gözden çıkarıyoruz. Şehrin an be an önümüze sunacaklarıyla gezmeye başlıyoruz. Her bir köşe hangi kapıyı aralayacak diye merakla ilerliyoruz.

Mardin’in Taş Sokakları (by ruznâmeci)
Eski Mardin’in 1.Caddesi araçlar için tek yönlü bir akış sağlıyor. Aracıyla gelen biri tüm Eski Mardin’in içinden boylu boyunca geçip ancak çıkabilir. Bu cadde sağlı sollu dükkanlar ile kaplı. Müşteri elde etmek için ürünlerini tanıtan satıcılar çoğunlukta. Mardin’e has ürünlerin satıldığı sabuncu, çörekçi, şekerci, şarapçı dükkanları sıralanıp gidiyor. Gastronomisi ile meşhur bu şehir de restoranlar da bir hayli fazla. Dar kaldırımlarda yaya hareketliliği de yavaş ilerliyor. Caddenin sağından ve solundan sapılan sokaklara ya basamaklarla iniliyor ya da basamaklarla çıkılıyor. Şehrin en ikonik yapıları da ara sokaklarda hep. Dam dama, duvar duvara yapılardan oluşan bu sokaklar adeta labirent gibi. İklim koşullarının bir gereği olarak evler damlı. Eski Mardin’deki evlerin damları vakti zamanında yaz geceleri uyumak için kullanılsa da şimdi çoğunlukla teras kafelere dönüşmüş durumda. Yeni Mardin’de yapılan binalarda da halen dam var. Sıcak gecelerde damda uyumaya devam ediyor Mardinliler. Evine misafir olduğumuz bir Mardinli hanım “Yaz geceleri damımıza taht kurarız. Etrafına çarşaf geçirir uyuruz. Öyle güzel oluyor ki yıldızları seyrederek uyumak…” diyor.
Mardin ülkemizin belki de en kendine has şehri. Hatta kadim şehri gezerken bazı anlarda burası kendi başına bir ülke gibi diyorum. Minarelerden selâ okunuyor. Ancak selânın tınısı farklı, dili farklı. Yerel Arapça olduğunu tahmin ediyorum. Bir Mardinli’ye sorup teyit ediyorum. Yerel Arapça’nın ardından ölen kimsenin kim olduğu Türkçe de ifade ediliyor. Esnafın birbirleriyle konuştuğu yerel dillerine kulak veriyorum. Arapça, Süryanice, Türkçe, Kürtçe iç içe geçmiş. Diller gibi yapılar da iç içe geçmiş. Bir cami ve bir kilise sırt sırta vermiş kimi sokaklarda.
Mardin camiler, medreseler, kiliseler, manastırlar ve tabi taş evler/konaklar şehri. Kadim kente damgasını vuran iki ana bileşen var bana göre: Artuklu mimarisi ve Süryani kültürü. Şehrin sembolü olan İslami yapılar Artuklu devrinden intikal ediyor. Süryaniliğe ait yapılar da binlerce yıllık Asur geleneğini taşıyor. İster İslami yapılar ister Süryani yapılar olsun her ikisi de taş işçiliğinin harikulade eserleri. Bölgeden çıkarılan sarı kalker taşına sanatkar dokunuşlar Mardin’i Mardin olarak var etmiş. İşlerken kolay şekil verilen bu taş zamanla sertleşiyor ve dayanıklılığı artıyormuş. Bu taş yapıların asırlara meydan okuyarak var olabilmesi bundan ileri geliyor.
Mardin sokakları sokak resimleri açısından oldukça zengin. Büyük oranda Süryani ressamların elinden çıkan resimler sokakları canlı tutuyor. Sokakların sönükleşmesine fırsat vermeden renklilik katıyor bu resimler. En çok resmedilen figürlerden biri Şahmaran. Bir diğeri de Tavus Kuşu. Tavus kuşu Mardin’in bulunduğu havzada yaşam sürmüş Ezidi kültüre ait bir figür olduğu için çok resmedilmesini anlamlı buluyorum. Ancak Şahmaran Efsanesi Tarsus’ta geçiyor. Buna rağmen Mardin’in bu kadar sahiplenmiş olması ilginç geliyor. İlk bakışta Şahmaran Mardin’e ait bir efsaneymiş gibi hissettiriyor.

Mardin Sokaklarını Süsleyen Resimler (by ruznâmeci)
Mardin sokakları aynalar açısından da çok zengin. Başına Mardin’e özgü şal satın alıp bağlayan hanımların aynada kendilerine bakması için konulmuştur belki bu kadar ayna. Başıma şal bağlamıyorum ama aynalara bakıyorum. Aynaların kentin mazisi hakkında söylediklerini dinliyorum. Aynayı binlerce yıla, yıllanan insan hikayelerine tutuyorum.
Sokaklarında gezerken kapısında Mungan yazan bir binayı görünce Mardinli yazar Murathan Mungan aklıma geliyor. Başka kimler Mardinliydi diye düşünüyorum. Tez döneminde görüşüp fikirlerini aldığım Yahya Araz Hocam da Mardinliydi. Osmanlı İstanbul’unda Çocuk Emeği kitabının girişinde Mardin’de geçen mutlu çocukluğundan bahsediyordu.
Mardin kalesine sırtımızı verip aşağı yöne baktığımızda uçsuz bucaksız Mezopotamya ovası uzanıyor. İlkbaharla yeşillenen bu ova gün doğumunda da gün batımında da uçsuz bir deniz intibaı uyandırıyor. Kalenin altı sanki denizmiş gibi hissediyorum.
Kesin bir ayrım olmamakla birlikte Cadde’nin altında kalan kısmında çoğunlukla camiler var. Kiliseler de mevcut. Ancak kiliselerin çoğu Cadde’nin üst tarafında konumlanıyor. Medreselerin bir kısmı da yolun üzerinde sayılabilir.
Cadde üzerindeki kiliselerden biri Mar Hürmüzd Kilisesi. Keldani Katolik Kilisesi olan bu kilise 1552 yılına kadar Nasturilerin Metropolitlik merkezi olmuş. Ücretle girilen bu kilisede duvarlardaki kitabeleri inceliyorum. Arapça- Türkçe- Aramice şeklinde üç dilde yazılmış bir metin dikkatimi çekiyor. Merakımı fark eden bir görevli sorularınız varsa cevaplayabilirim diyor. Dini bir metinde Arapça kullanıyor olmanıza şaşırdım. Yalnızca Süryanice olmasını beklerdim kilisede hakim olan dilin.” diyorum. Görevli, “Süryaniler zaman içerisinde Süryanice’yi önemsemediler. Dualarında, mezar taşlarında Arapça’yı kullandılar. Günlük hayatta halen daha Süryanice konuşuluyor. Midyat kenarındaki köylerde konuşulur.” diyor. Süryanilik isminin esasında yeni bir isim olduğunu söylüyor. Nasıl Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye aynı milletin kurduğu ardıl devletlerse onun gibi düşünülebilir diyor. Asur kökenli halkların, peşi sıra aldığı isimler Akadaniler, Babilliler, Keldaniler şeklinde. En son aldığı isim ise Süryas’a nisbetle Süryanilik’tir.” diyor. Manastırların hali hazırdaki durumunu soruyorum. Manastırlarda eğitim verildiğini söylüyor. Bu konuşmanın ardından Diyanet İslam Ansiklopedisi’nden Keldânilik maddesine göz atıyorum. Abinin Süryanilerin kökeni hakkında verdiği bilgiler ansiklopedi bilgiler ile uyuşuyor. Keldânilik Batı’nın verdiği bir isim. Aynı kavim Hristiyanlık tarihinde Hz. İsa’nın tabiatı hakkındaki derin ayrışmalardan birini yaşıyor. Böylece bir kısmı monofizit olurken bir kısmı Nestoryus’un görüşlerine bağlanıyor. Nestoryus’un görüşlerine bağlı iken Katolik olup Roma’ya bağlananlara Keldâni ismi veriliyor. Asur kökenli bir topluluk aynı dinin farklı mezheplerini benimseyince kiliseler ayrışmış oluyor. Mar Hürmüzd Kilisesi nerdeyse her kilise gibi tütsü kokuyor. İçeride dini bir müzik çalıyor. Kilise avlusunda ise devasa bir yumurta heykeli duruyor. Bunun ne olduğunu sorduğumda ise temsili Şahmaran yumurtası olduğunu söylüyorlar. Sadece bu kilise bile Mardin’de pek çok kültürel unsurun nasıl harmanlandığını göstermeye yetiyor.
İlkokul yıllarımızdan itibaren bildiğimiz tarih bilgisine göre Anadolu’nun kapısı Türklere açıldıktan sonra çeşitli bölgelerde beylikler kurulmuştur. Mardin, Harput ve Hasankeyf kolu şeklinde üç kol olarak Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da hüküm süren bu beyliklerden biri de Artuklular olmuştur. 300 yıl Mardin’de hüküm süren Artuklular’dan geriye miras kalan eserlerin başında Ulu Cami gelir. İslam şehir geleneğinin kurucu ögelerinden biri Ulu camidir. İslam şehirlerinde Cuma namazı kılınan en büyük camiye bu isim verilir. Mardin Ulu Cami Eski Mardin’deki pek çok noktadan görülebiliyor. Aynı şekilde ovadan Eski Mardin’e bakarken de hemen fark ediliyor. Dikdörtgen planlı bu caminin avlusu da dikdörtgen planda. Mihrabında sade bir işçilik göze çarpıyor. Minaresi ise kare plan üzerinde yükselen bir silindir halinde. Kubbeye kadar kademeli olarak süslemeleri farklılık gösteriyor. Camiyi tanıtan levhada II. Abdülhamit devrinde restore edildiği bilgisi yer alıyor. II. Abdülhamit devrinde Anadolu’da bakım ve onarımı yapılan eserlerden Ulu Cami de nasibini almış demek.
Ulu Cami’den daha alımlı bir cami ise Latifiye Cami. Dış kısımdaki taç kapısına ek olarak iç avlusuna da bir taç kapıyla girilen bu cami zarafetiyle göze hitap ediyor. Avlusundaki şadırvan da süslemeleriyle arzı endam ediyor.

Latifiye Cami Taç Kapıları (by ruznâmeci)
Bir başka tarihi cami de Reyhaniye Cami. Cami içinde yer alan abdestlik sebebiyle halılarındaki rahatsız edici ağır koku ziyaretçileri karşılıyor. Caminin çevresinde ismi dışında herhangi bir bilgilendirmeye rastlayamıyorum. Bu durum Mardin’in geneli için geçerli bir durum kanaatimce. Mardin’in kendi başına bir şehir olması fikrimi bu durum destekliyor. Dünya mirası olarak korumaya alınan bu kadim şehir bilgilendirme/enformasyon anlamında oldukça zayıf. Ezkazâ bir bilgilendirme panosuna rastlarsak çocuk gibi seviniyoruz. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kültür Bakanlığı gibi kurumların koruma ve himayesi pek yok gibi bu şehirde. Birlik Vakfı gibi sivil vakıfların uhdesine verilmiş bazı eserler var. Onlar da lütfedip asarsa bir bilgilendirme yazısı ancak bilgi sahibi olabiliyoruz. Diyanet’in de camiler üzerinde düzenleme görevi zayıf diye düşünüyorum. Bir caminin ismine oldukça şaşırıyorum. Camiye “Hz. Peygamber’in (Sav) Postası Abdullah Bin Enes el- Cüheyni Hazretleri Cami” ismi verilirken Diyanet bir düzenlemede bulunmadı mı acaba diyorum. Hz. Peygamber’in postacılık işlerine görevlendirdiği bir sahabinin kabrine nispeten bu adı almış. Kabir de caminin içinde yer alıyor. Ancak kocaman bir kitabedeki ismiyle cadde üzerinde bulunan bu cami hakkında gelip geçenler ne düşünürler. “Peygamber’in Postası” ifadesi ilk başta okuyanın zihninde ne canlandırır? En azından Peygamber’in Posta Görevlisi yazılamaz mıydı? Müftülük böyle bir müdahalede bulunamaz mıydı diye düşünmeden edemiyorum. Caminin caddeden taraf bahçe duvarına iliştirilen bir başka küçük levhada da “Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sav) Habercisi Abdullah bin Enes el-Cüheynî (Ra)” yazıyor. Bu levhaların kurumsal bir elden çıkmadığı anlaşılıyor. Sahabe hakkındaki bu bilgi de şüphe barındırıyor. Nitekim Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde Abdullah b. Enes el-Cüheynî isimli bir sahabe hakkında madde bulunuyor. Ancak eğer camide metfun kişi bu sahabi ise Peygamber’in postacılık/habercilik işini yaptığına dair bir bilgi yer almıyor. Abdullah b. Üneys’in daha savaşçı bir sahabi olduğu görülüyor.
Şehre silüetini kazandıran yapılardan biri de medreseler. Zirvedeki konumuyla Zinciriye, Hz. Peygamber’in ayak izine sahip olmasıyla manevi değere haiz Hatuniye, ihtişamlı yapısıyla Kasımiye medreseleri asırlara meydan okuyor. Türk- İslam şehirlerinde yönetici yakınlarından hanım olanların yaptırdıkları eserler Hatuniye nispetiyle anılır. Mardin’deki bu Hatuniye medresesi de Artuklu Beyi II. Kutbuttin İlgazi’nin annesi Sitti Radviyye tarafından yaptırılmış.
Bir hayli basamak çıkıp süslü püslü atların yanından geçerek ulaştığımız Zinciriye Medresesi ise Mardin’deki son Artuklu Beyi İsa Bey tarafından inşa ettirilmiş. Medrese bulunduğu yüksek konumundan Mezopotamya vadisini seyrediyor. Bu medresenin talebelerinden bir günlük günümüze intikal etmiş olsaydı burada talebe olmaya dair duygularını okuyabilseydik. Ancak kaynaklar Artuklu devri gündelik yaşantısı hakkında pek bilgi olmadığını söylüyor. Bir kaynaktan okuyamazsak da bir talebe gibi Zinciriye’nin iki kubbesi arasında durup düşüncelere dalabiliriz. Zinciriye medresesi devamlı olmasa da belirli zamanlarda İslam sanatları kursları için kullanılıyor anladığım kadarıyla. Tarihi medrese binalarının daima faal olmasını, talebelerle dolup taşmasını temenni ediyorum.

Zinciriye Medresesi (by ruznâmeci)
Zinciriye’nin alt hizasında Olgunlaşma Enstitüsü binası ve Gazipaşa İlkokulu yer alıyor. Gazipaşa İlkokulu gibi okullarda okuyanlara özenirim. Bursa’da Tophane’ye her çıktığımızda Tophane İlkokulu’nda okumuş olmayı temenni ederim. Böylesi okullar hem tarihi şehirlerin kalbinde yer alır hem de kadim binalara sahip olurlar. Bulundukları konumdan tüm şehri seyredebilirler. Tarihi soluyarak öğrencilik yapmak isterdim ben. Kim bilir bu okullarda okuyanlar da keşke daha yeni, modern binalarda okusak diyordur…
Eski Mardin’deki taş evler, konaklar çeşitli maksatlarla kullanılıyor. Büyük çoğunluğu otel olarak hizmet veriyor. Kimisi banka binası olmuş, kimisi öğretmenevi vb. gibi kurumsal işlev görüyor. Mardin’in bu taş yapılardan oluşan profili gündüze nazaran gece daha bir seyirlik oluyor. Binaların yüzeyine yapılan ışıklandırma ile otantik görünüm daha da artıyor. Özellikle eski PTT Binası olan yapı gece aydınlatmasıyla güzelliğini kat be kat artırıyor.
Gastronomisi ile nam salmış, bulguruyla coğrafi işaret almış bu şehrin lezzetlerini denemeyi ihmal etmiyoruz. Kavrulmuş badem ve yenibahar ile hazırlanan kaburga dolmasını, lahmacunun kapalı versiyonu gibi görünen sembuseki, Mardin bulgurundan yapılma içli köfteyi tadıyoruz. Bulguru bu denli meşhur Mardin’de bulgurun cipsi bile icat edilmiş. Mardin’e gelmezden evvel en merak ettiğim yiyeceklerden biri olan Süryani çöreğinden alıyoruz. Baharatlı hamurunun ortasındaki hurma ile ağızda dağılan bu lezzet, baharat sevenlere hitap ediyor. Süryani çöreği bana göre Urfa’nın külünçesi, Antep’in kahkesi, Hatay’ın kömbesi ile kardeş.
Şehrin taşlarına dokunup manzarasını seyrettikten, lezzetlerini afiyetle tattıktan sonra ayrılık vakti geliyor. Sokaklarda bir taraftan sembusek kokuları havaya karışırken şehre veda ediyoruz. Midyat yoluna revan oluyoruz.
메타데이터
- post_id
- e48e681f3cab
- slug
- gezi̇-yazilari-iv-e48e681f3cab
- url
- https://medium.com/@ruznamecihatice/gezi%CC%87-yazilari-iv-e48e681f3cab
- canonical_url
- https://medium.com/@ruznamecihatice/gezi%CC%87-yazilari-iv-e48e681f3cab
- author_url
- https://medium.com/@ruznamecihatice
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-11 14:13:24