Avuçlardaki Hakikat Mezarlığı
Kör Gürültü: Alkışlar, Alkışlar, Alkışlar
Avuçlardaki Hakikat Mezarlığı
Kör Gürültü: Alkışlar, Alkışlar, Alkışlar

Eem Hasan Talu | SONAR & GROK
[embed]
Öncelikle Medium’da ücretli üye değilseniz bu yazının tamamına ulaşamayacaksınız. **Yazının tamamı için buradan devam ediniz.**
Alkışlar! Ellerin birbirine çarpmasından doğan devasa ve kör gürültü. Hakikatin üzerine örtülmüş en ağır maske; altına neyi koysanız saklayan, hangi çelişkiyi atsanız öğüten:
Bir gün Aldatıldım, milletim de Rabbim de beni affetsin diyerek merhametin sığınaklarına çekilen mahcubiyeti alkışlayan eller, başka bir gün aynı kürsüden yükselen Bunlar 6–7 yaşında çocuk mu? Hepsi de gayet iyi bilen yetişkin insanlar? İnsan olan aldanır mı? diyen üstenci istihzayı aynı hararetle, aynı vecd ile sarıp sarmalıyan, alkışlayan aynı eller…
Dün kandırılmış olmanın acizliğinden bir kutsiyet devşirenler, bugün aldanmayı bir zeka kusuru sayan aynı sese ayağa kalkıyor.
Dün, kandırılmış olmanın sığınağına çekilip Rabbim ve milletim affetsin diyen o ses, bugün aldanmayı çocuksu bir acizlik olarak nitelediğinde yine aynı kalabalıklar tarafından ayakta karşılanıyor.
Burada artık mesele, söylenenin içeriği, kelimelerin ne anlattığı değil. Mesele, alkışın bir tasdik mekanizması olmaktan çıkıp, kolektif bir sadakat ayinine dönüşmesi.
Oysa biz biliyoruz ki: Sadakat kişiye olur, vefa ise bir ilkeye… Vefa; akıldır, vicdandır, sarsılmaz bir şahsiyettir. Sadakat ise çıkardır, kör konfordur, akletme sorumluluğundan kaçışın bedelsiz biletidir.
İslam’ın özü bizlere Kişileri hakka göre tanıyın, hakkı kişilere göre değil derken; bizler hakkı, alkışladığımız kişilerin dudakları arasına hapsettik.
Hafıza, bu koronun en büyük düşmanıdır. Çünkü hatırlamak, çelişkinin keskin kokusunu almaktır. Hatırlayan kişi, alkışların tutarsızlığını görür.
Hukukun ve ahlakın zirvesinden bir cümle dökülmüştü bir vakitler: Ne demişti Efendileri; Bir devlet kendine yapılan suçları affedebilir, ama halkına yapılanları asla…
Peki şimdi nerede bu görkemli ilke? Eli kanlı failler, toplumun ciğerini yakan suçlular af paketleriyle sessizce sokağa salınırken, o ilkeyi alkışlayan eller hâla susmuyorsa, bugün bu sessiz tahliyeleri de alkışlıyorsa; orada ne vicdan kalmıştır ne de akıl.
Devletin, halkın canına kastedeni affetme yetkisini kendinde bulması bir yetki aşımı değil, bir adalet intiharı. Ve ne acıdır ki, alkışlar, kendisine karşı işlenen suçların bağışlanmasını yine kendi elleriyle, kendi alkışlarıyla kutlayan bir yığın…
Dün, güvenlik adına en sert rüzgarları estirenleri alkışlayan eller; bugün hiçbir muhasebe yapmadan, aynı iştahla meydanlarda barış güvercinleri uçuranları alkışlıyor.
Dün, Nass var, faiz sebep enflasyon sonuçtur diyerek yüksek faizin ahlak ve adaletten yoksun olmak gibi en büyük sebebine meydan okuyan o kararlı sesi avuçları patlayana dek destekleyenler; bugün ahlak ve adaletten yoksun olmanın rasyonel politikalarına dönüşünü, kaçınılmaz yüksek faiz artışlarını ekonomik gereklilik diye yine aynı coşkuyla selamlıyor.
Neyi, neden ve ne zaman alkışladığını hatırlamayan milyonlar, bir toplumun geleceğine ekilen en tehlikeli tohumdur. Bu bir sürükleniştir. Akıl ve muhakeme yerini duygusal bir sarhoşluğa bıraktığında, felaketler kaçınılmaz birer duraktır.
Bizler, alkışlarla süslenmiş bu karanlık tünellerden geçerken ödediğimiz bedelleri kader sanıyoruz. Oysa bu bedel, çelişkiyi sorgulamayan aklın, ilkeyi değil şahsı kutsayan iradenin kestiği doğal faturadır.
Bir toplum, birbiriyle taban tabana zıt olan iki ayrı naraya aynı anda inanmaya ve ikisini de kutsamaya başladığında, orada artık hakikat ölmüştür.
Bizler, bu görkemli alkışların aslında kendi uçurumumuza giden yolu ördüğünü fark etmediğimiz sürece, bu felaket döngüsü nihayete ermeyecektir.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, iktidarın zulmüne ortak olmamak için zindanlarda can verirken; Hz. Ömer, Eğer eğrilirsem beni kılıçlarınızla düzeltin nidasıyla adaleti şahsının üstüne koyarken bize bir rota çizmişlerdi. Onlar, alkışların sahte büyüsüne değil, En faziletli cihat, zalim bir sultanın önünde hakikati haykırmaktır diyen nebevi uyarıya ram olmuşlardı.
Bugün ise halk, kendisine karşı işlenen suçların bağışlanmasını, yaşadığı fealeketleri kendi elleriyle, kendi alkışlarıyla kutlayan bir yığın haline getirilmek isteniyor.
Kurtuluşumuzun yegane yolu da birbirine çarparak gürültü çıkaran bu ellerin ayılmasıdır. Alkışlayan ellerin, hesap soran ellere dönüşmesi bir zihniyet devrimidir.
- Sorgulamanın Onuru: El çırpmadan önce durup Dün ne demiştin? diye sorabilen bir dimağ, kurtuluşumuzun eşiğidir.
- Kişiden İlkeye Hicret: Kurtuluşumuz; bir faniye duyulan kör sadakati terk edip, adalet, tutarlılık ve liyakat gibi, ilahi ve insani değişmez ilkelere vefa göstermektedir.
- Hafızayı Silahlanmak: Unutmamak, en büyük sivil direniştir. Dünü bugüne bağlayan tutarlılık köprüsünü yıkmayanlar, felaketlere sürüklenemezler.
Bu zihniyet devrimini, meydanların uğultusunda değil, kendi içimizdeki derin ve mahrem sessizlikte başlatmalıyız. İlk adım; avuçlarımızın arasına bir başkasının sloganını değil, kendi haysiyetimizi almaktır. Ellerimizi birbirine vurup bir yankı odası yaratmak yerine, o elleri şakağımıza dayayıp düşünmeye cüret ettiğimiz an, ilk barikatı yıkmış olacağız.
Gerçek bir devrim, dışarıdaki devasa kalabalıkları değiştirmekten önce, içerideki onaylanma ihtiyacı duyan aciz konforu öldürmekle mümkün.
Bir hitabetin şehvetine kapılmak yerine, o hitabetin dünkü cümlelerle kurduğu köprünün sağlamlığını test edecek bir zihni çalışkanlığa ihtiyacımız var.
Bu, bir hafıza disiplinidir. Dünü bugüne, bugünü yarına bağlayan tutarlılık çizgisini bir kutsal emanet gibi korumalıyız.
Alkışın ritmine kapılıp sürüklenmek bir sürü refleksi ise; durup Neden? diye sormak bir insanlık onurudur.
İhtiyacımız olan şey, yeni bir kurtarıcı değil; kurtarılmaya muhtaç olduğu sanrısından kurtulmuş, sormayı ve hesap sormayı en büyük ibadet sayan bir irade inşasıdır.
Nihayetinde bu alkışlayan eller, kalem tutmaya, kitap çevirmeye ve sorgulayan bir parmakla Hata yapıyorsun! diye işaret etmeye başladığında ancak gerçek gücümüze kavuşabiliriz.
Zihniyet devrimi; sadakati bir biat zinciri olmaktan çıkarıp, onu sadece adalet ve hakikat gibi ebedi ilkelere vefa olarak bağladığımızda tamamlanabilir.
İşte ancak o gün, meydanların kör gürültüsü dinecek; yerine, neyi neden alkışladığını veya neden itiraz ettiğini bilen, bedel ödemekten korkmayan, şahsiyet sahibi bir milletin vakur sesi gelecektir.
메타데이터
- post_id
- ea46fa8aa3c8
- slug
- avuçlardaki-hakikat-mezarlığı-ea46fa8aa3c8
- url
- https://medium.com/@eemtalovic/avu%C3%A7lardaki-hakikat-mezarl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-ea46fa8aa3c8
- canonical_url
- https://medium.com/@eemtalovic/avu%C3%A7lardaki-hakikat-mezarl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-ea46fa8aa3c8
- author_url
- https://medium.com/@eemtalovic
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-08-17 07:21:40