← Back to list

NE YAZSAM DİYENLERE BİR TAVSİYE

Yapay zekâyı kullanarak bir görüntü üretin ve çağrışımların öyküyü, karakterleri ve kurguyu şekillendirmesine izin verin. Oldukça faydalı…

Efe Efeoğlu in Türkiye Yayını · 2026-06-23 20:51 · 28 claps · 2.9 min read
#türkçe #edebiyat #egzersiz #satranç #devil
Open on Medium ↗

NE YAZSAM DİYENLERE BİR TAVSİYE

Yapay zekâyı kullanarak bir görüntü üretin ve çağrışımların öyküyü, karakterleri ve kurguyu şekillendirmesine izin verin. Oldukça faydalı bir yazma egzersizi… Yazının sonuna bir görsel bırakacağım. Ne de olsa her şey imge ile başlar. Belki de ilham verecek, edebi kaslarınızı kaşındıracak, ve yazmanızı sağlayacak.

Daktilonun sesleri hâlâ kulağındaydı. Kum saatine dalgınca bakıyordu. Tükenmek bilmez derslerden sıkılmıştı çocuk. Baştan aşağı kıpkırmızı kesilmişti. Yalnızca düşüncesizce hareketlerini kontrol edemediğini düşünerek hırslanıyordu. Ardından ufacık taşların gölgesi uzuyordu. Günün sonuna geçtiğinde kafasını soğuk su dolu bir kovaya sokmuş gibi kendini ayılmış hissediyordu.

Oysa şimdi satranç hamleleri öğrenirken dalgınlığından kurtulmak için zihninde her yolu deniyordu. Öyle ki babasının tuttuğu öğretmeni dikkatle inceliyor, kavgada burnunun kırılıp kırılmadığı konusunda fikirler yürütüyordu. Gülümsemesine ise bir türlü anlam veremiyordu.

Kum saati defalarca devrilmişti ve her çevrilişinde zaman daha da yavaş akıyordu. Adam bal rengi gözlerini çocuğa çevirdi. Kalan oyunun gidişatına şöyle bir göz gezdirdikten sonra rüya gibi geçen bu anın, adamın kızıla bürünüşünü andıracağını düşünmüştü çocuk.

Mırıldanıyor, boğuk bir şarkı tutturuyordu. Sözlerine anlam verilemezdi. Yüzünün hatları gölgesiyle bütünleşmişti. Adam sağ elini ağzına götürmüş, işaret parmağını dudaklarına kıstırmıştı. Yaptığı işin olağanlığına öylesine inanmıştı ki çocuğu tedirgin eden gülümseme suratında kaskatı duruyordu. Keskin yüz hatları sanki yüzüne yapışmış bir maske gibi dehşetli bir canlılık taşıyordu.

“Hamle sırası sende,” diye söyleyiverdi.

Parmağı hâlâ dudağındaydı. Sözler mırıltıyla çıkmıştı ağzından.

Dikkatle baktı o an çocuk. Yaşlı elleriyle ağzı perdelenmiş olsa da gözlerindeki canlılığı ve sinsice gülümsemeyi sezebiliyordu. Olağan dışı bir şeyler aradı.

Kum saatine baktığında zamanın durduğu düşüncesine kapılmıştı. Zerrecikler öyle inceydi ki aşağıdan yukarıya tırmanıyormuş gibi görünüyorlardı. Bu sonsuz sıkıcılığın içinde hapsolduğunu sandı.

O an:

“Göremiyor musun?” dedi ihtiyar.

Şaşkınlıkla dudaklarını ısırdı çocuk.

“Babanın bu iş için neden beni tuttuğunu bilmiyor musun yoksa?” diye sürdürdü.

Kale duvarı gibi taşlarla çevriliydi oda. Her biri benzersiz, birbirinden farklı girintili çıkıntılı taşlar. Solgundular şimdi. Fakat küçük pencereden öyle bir ışık yansıyordu ki duvara gömülü kitaplığın tüm tozunu yutmuş, kitapların tüm bilgeliğini içinde barındırıyordu.

“Bilmiyorum,” dedi çocuk. “Yalnızca kum saatinin arkasında zamanımızın dolmak üzere olduğunu görüyorum.”

Dedi ve adamın parmağındaki kıpkırmızı taşlı yüzüğe takıldı gözleri.

Bulutlar öylesine bir hâl almış olmalıydı ki ışığı tam olarak tepelerinden geçirip kapıyı aydınlatıyordu. Kıpkırmızı yüzüğün yansısında kendini gördü çocuk. Tekinsiz bir his sardı bedenini.

“Baban daha fazlasını görmeni istiyor. Bu yüzden beni tuttu.”

İhtiyar adamın yüzündeki ifade hiç değişmemişti.

Aynı sinsi gözler.

Aynı gülümseme.

Bal rengi bir yangının içinde göz bebekleri titreşiyordu.

İnce kaşlarını kaldırdı çocuk ve kum saatine dikti gözlerini. Işık olağanca gücüyle hâlâ havada, sarı, kesik bir şerit şeklinde asılıydı ve kapıyı gösteriyordu.

“Tedirginim. Zamanımız doldu,” dedi çocuk.

Sandalyeden gıcırtılar yükseldi. Hareketlendi. Masadan kalkacak oldu.

İhtiyar elini çenesinden çekti ve yüzüne sert bir ifade oturttu.

“Baban beni tuttu. Çünkü bunu öğrenmeni istiyor. Daha fazlasını görmeni. Ona da göstermiştim bunu. Ve sen de göreceksin, evladım.”

Diyerek kalktı masadan.

Birkaç adım attı. İlerlerken daha da fazla toz kaldırdı. Sırtının arkasında duran kitapları düşündü çocuk. Tozun içine bilgelik sinmişti sanki.

O sırada dışarıdan kapı tıklatıldı.

Bir yavaş, diğer ikisi hızlı.

Üç tok vuruş.

Kapı açıldığında ışık aralığı loşluğu aydınlattı.

Satranç eğitmeni tekrar gülümsedi.

Gelen kişi babasıydı.

İrkilerek dilini üst dudağına yapıştırdı çocuk. Dikkat kesildi.

Kırmızılar içindeki eğitmen, babasıyla tokalaştı.

“Gayet iyi gidiyoruz, merak etmeyin. Tıpkı sizinle olduğu gibi.”

Diyerek çocuğa çevirdi bakışlarını.

Babası içeri girmedi. Yalnızca satranç taşlarının nasıl durduğuna, oyunun ne yönde ilerlediğine doğru bir bakış attı. Çay teklif etti.

Daktilonun sesleri tekrar çocuğun kulağında çınlamaya başladı.

Çoktan gitmişti sıra.

Tek gözünü kıstı adam.

Tıpkı yüzüğündeki gibi koyu kırmızı bir hâl aldı teni.

Bir anlık bir yanılsamaydı sanki bu.

Ardından tekrar eski çehresine büründü.

“Babandan çok daha fazlasını görüyorsun çocuk. Öğreneceksin.”

Diyerek çekip gitti.

Gözlerini devirdi çocuk.

Daktilosunun başına geçti.

Durakladı.

Kum saatini yan yatırdı.

Kalan oyunun gidişatına şöyle bir göz gezdirdikten sonra rüya gibi geçen bu anın, adamın kızıla bürünüşünü ve teninin nasıl da pörsüyüp çöküşünü yazması gerektiğine kanaat getirdi.

Kafasındaki daktilo sesleri sustu o an.

Sağanak gibi akan kelimeler, arkasında duran kitapların tüm bilgeliği ve hâlâ havada asılı duran kesik ışıkla ilham doluydu.

“Öğreneceğim,” diye mırıldandı.


메타데이터
post_id
ea5801aa8626
slug
ne-yazsam-di̇yenlere-bi̇r-tavsi̇ye-ea5801aa8626
url
https://mediumturkiye.com/ne-yazsam-di%CC%87yenlere-bi%CC%87r-tavsi%CC%87ye-ea5801aa8626
canonical_url
https://mediumturkiye.com/ne-yazsam-di%CC%87yenlere-bi%CC%87r-tavsi%CC%87ye-ea5801aa8626
author_url
https://medium.com/@efeogluxyzn
status
ok
fetched_at
2026-06-25 16:53:31