← Back to list

Çanlar Kimin İçin Çalıyor? 101. Yaşında Türkiye Cumhuriyeti Kurumları

Bu yazı kurumlar-medeniyet ilişkisinin tarihine ve teorisine görseller yardımıyla baktıktan sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini…

Dr. Seymen Atasoy · 2024-10-27 18:46 · 2 claps · 8.2 min read
#kurumlar #toplumlar #insanlar #işbirliği #türkiye
Open on Medium ↗

Çanlar Kimin İçin Çalıyor? 101. Yaşında Türkiye Cumhuriyeti Kurumları

Bu yazı kurumlar-medeniyet ilişkisinin tarihine ve teorisine görseller yardımıyla baktıktan sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan kurumların mevcut durumunu güncel gelişmelerin üç eleştirel yorumu ışığında sunacak.


İnsanlığın ataları soylarını iş-birliğini kurumlaştıran ufak gruplar halinde yaşayarak sürdürmüş. İnsanlar da tarih boyunca doğal ve sosyal çevrelerindeki belirsizliği azaltmak ve öngörülebilirlik sağlamak için, (i) kurallar, (ii) değerler ve (iii) teşvik/yaptırım sistemlerinden oluşan çeşitli kurumlar geliştirmiş.

Tarım ve sanayi devrimleriyle büyük nüfus gruplarına yayılan kurumlar, toplumsal yaşamın ekonomik, siyasi ve kültürel işleyişini düzenliyor, anlamlandırıyor ve yönlendiriyor. Başarılı kurumlar medeniyetin gelişimi için hem sağlam bir zemin hem de güçlü bir kamusal irade oluşturuyor. Kurumlar çöktüğünde ise medeniyet gerileyip yeni bir karanlık çağa giriliyor. Bunu önlemek için, toplumun tarihsel/güncel bilgi birikimini doğru anlaması ve akılcı bir teşvik/yaptırım sistemi işletmesi gerekiyor.

Günümüz dünyasının şüphesiz en güçlü kurumu “ulus-devlet (nation-state).” Sınırları belli topraklar üzerinde yaşayan insanları ortak bir toplumsal kimlik etrafında birleştiren ulus-devletler, iyi işlediğinde ülke kaynaklarını adil şekilde geliştiriyor, meşru şiddet tekeliyle iç ve dış güvenliği sağlıyor, toplumun maddi/manevi gelişimini destekliyor ve uluslararası güç rekabetinde ulusun bağımsızlığını koruyor. Günümüzün anarşik dünya politikasında bir toplumun istikametini özgürce belirlemesi, ancak güçlü devletlerin sağlayabildiği önemli bir ayrıcalık.

Başarılı çağdaş devletlerin ortak özellikleri: hukukun üstünlüğü, siyasi katılım, saydam kamu idaresi, güçler ayrılığı, denge ve denetleme mekanizmaları, rekabetçi ekonomik piyasalar ve kaliteli eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve diğer kamu hizmetleri. İdeal bir “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti,” vatandaşlarının ortak iradesinin vücut bulmuş hali oluyor. Ne yazık ki, çok sayıda geri kalmış devlet bu idealden çok uzaklarda.

Kleptokratik rejimler basın özgürlüğünü kaldırarak, medyayı ele geçirerek ve algı manipülasyonu yaparak toplumlarını kör ediyor ve uçuruma sürüklüyor. Yolsuzluğun büyümesi ve yaygınlaşması devleti yıkıcı bir kısır döngüye sokuyor ve toplumu aciz bir duruma hapsediyor.

Türkiye “yolsuzluk algıları endeksine” göre, 2023 yılında temiz yönetimde 180 ülke arasında 115. sırada yer alıyor. Aşağıdaki grafik 2012–2023 yılları arasında hızla artan yolsuzluğu gösteriyor.

Bu harita ise yolsuzluğun coğrafi dağılımını gösteriyor. Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Uzak Doğu ve Okyanusya’daki Batı tarzı devletlerin yolsuzluktan arınma açısından en temiz grup olduğu görülüyor. (Butan, Birleşik Arap Emirlikleri, Uruguay ve Şili’nin başarıları da dikkat çekici.) Türkiye, Batı ile iş-birliği imkanlarını iyi değerlendiren bir kurumsal dönüşüm hamlesi ile (i) yolsuzluktan arınmalı ve (ii) etkin yönetime kavuşmalıdır. Aksi takdirde, giderek daha tehlikeli hale gelen uluslararası arenada bekası zorlaşacaktır.

Türkiye’nin yolsuzluk ve kötü yönetimle mücadelesi muhalefet tarafından bir toplumsal seferberliğe dönüştürülmelidir. Bir sonraki (erken) seçimin muhalif adayları, yolsuzlukla bütüncül mücadeleyi kampanyalarının merkezine yerleştirmeli ve seçmenlerini ikna etmek için bağlayıcı kurumsal tedbirler açıklamalıdır.

Göçebe avcı-toplayıcı grupları şamanik uygulamalar ile gerçekliğin doğası hakkında gözlemler yapmışlar, bunlara dayalı inançlar ve anlatılar geliştirmişler. Kabilelerin ayinler yoluyla toplu transa girerek ortak içgörüler kazanması, grup-içi kurumsal iş-birliğini desteklemiş. Tarım döneminin örgütlü dinleri de bir yandan ortak anlam yapılarıyla geniş coğrafyalara düzen vermiş, diğer yandan toplumların değişen şartlara uyum sağlamasını engelleyerek yok olmalarına yol açmış.

Osmanlı devletinin sorunlarına çözüm arayan muhafazakâr düşünürler, kurtuluş için İslam'ın Orta Çağ yorumuna geri dönülmesini öneriyordu. Benzer bir yanlış muhakeme, devletin ve toplumun hızla değişen gerçekliğe uyum sağlamasını engellemeye devam ediyor. Aşağıdaki tablo aynı dinin nasıl farklı yorumlanabileceğine bir örnek oluşturuyor.

Cumhuriyetin 100. yılını tamamladığı bu günlerde, Türkiye’de kurumlar ne durumda? Bu soruya gerçekçi bir cevap bulmak için eleştirel değerlendirmelere bakmak gerekiyor. Bunlar önyargılı ve taraflı olsalar bile, tutarlı şekilde örtüştüklerinde gerçek sorun alanlarını belirlemek ve netleştirmek için faydalı oluyor.

Aşağıdaki üç örnek, Türkiye’de kurumların ne kadar çürümüş ve işlevsizleşmiş olduğunu çarpıcı şekilde gösteriyor. Bu eleştirel yorumları, adreslerini verdiğim üç YouTube videosundan aldım. Yorumcuların argümanlarını anlam değişikliği yapmadan özetlemeye çalıştım.

Üç vaka da kriz karşısında paniklemiş ve liyakatsiz bir avuç kişiden oluşan keyfi bir yönetimin, yaşamsal bir çırpınış refleksi ile koca bir ülkeyi çok riskli maceralara sürüklediğini iddia ediyor. Türkiye’nin kurumlarını nasıl düzeltebileceği hakkındaki gelecek yazılarda buluşmak üzere bu aşamada ayrılıp, son sözleri üç örnek siyasi eleştirmene bırakıyorum:

https://www.youtube.com/watch?v=jTM8egaTWFg

https://www.youtube.com/watch?v=jTM8egaTWFg

Merdan Yanardağ: Türkiye’de Devlet Aklının Kaybolması ve İktidarın Kişiselleşip Keyfileşmesi

Türkiye’nin mevcut siyasi ve toplumsal yapısında geleneksel “devlet aklı” kavramı artık geçerli değil. Marksist eğitim almış birçok entelektüel ve sol aydın, hala klasik kalıplarla düşünerek devlet ve iktidar arasında belli bir denge mekanizması bulunduğunu zannediyor. Ancak bu denge artık mevcut değildir; devlet aklı dağıtılmış ve merkezi bir iktidar yapısına dönüştürülmüştür.

Bugün iktidarın yanlış yönelimlerini dengede tutacak bir “devlet aklı” bulunmamaktadır. Bu durum, Türkiye’nin giderek bir felakete sürüklenmesine zemin hazırlamaktadır. Devleti yönetenler, ülkeyi bu krizlerden çıkaracak dengeleri kurmaktan uzaktır. Bu nedenle, iktidardan bağımsız hareket edebilecek bir devlet aklının varlığı da şüphelidir.

Devletin bugün izlediği politikaları belirleyen tek şey, cumhurbaşkanı ve yakın çevresindeki danışmanlarıdır. Devletin uluslararası politika, iç güvenlik, sanayileşme ve ekonomik planlama gibi temel meselelerde aldığı kararlarda bu dar grubun fikirleri etkili olmaktadır.

Geleneksel anlamda danışma kurulları, entelektüel birikimden faydalanan devlet yapıları artık Türkiye’de yok. İslamcı hareketin en büyük açmazlarından biri, entelektüel birikim eksikliğidir. Bu hareketin içinde yer alan ulema, Orta Çağ değerleriyle bugünün dünyasını açıklamaya çalışmakta ve çağdaş bir devlet modeli üretememektedir.

Kişisel ilişkilerin ve siyasi bağlantıların belirleyici olduğu, ilkelerin ve kurumların bulunmadığı, liyakat yerine kayırmacılığın hüküm sürdüğü bir yönetim anlayışı, Türkiye Cumhuriyeti'ne hâkim olmuştur. Bu durum, devletin çeşitli alanlarda yaşadığı sorunların temelinde yatmaktadır ve ülkenin geleceği açısından büyük riskler barındırmaktadır. Liyakatli ve ehliyetli bir devlet yönetiminin yeniden tesis edilmesi, Türkiye’nin istikrar ve güvenliğinin sağlanması açısından hayati önem taşımaktadır.

Uluslararası boyutta ise çözüm süreci, ABD’nin Ortadoğu politikalarıyla ilişkilendirilebilir. ABD’nin, İsrail’in güvenliği için bölgedeki Arap nüfusu bölme stratejisi ve Kürt sorununa yaklaşımı, bu sürecin arka planında önemli bir rol oynamaktadır. Kuzey Irak’ta kurulan Kürt devleti benzeri bir yapının Kuzey Suriye’de de oluşturulması, bölgede büyük bir değişim yaratabilir. Bu nedenle, Türkiye’deki Kürt sorununda bir ilerleme sağlanması, ABD’nin de desteklediği bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’de yaşanan son gelişmeler, iç politikada hükümetin siyasi ömrünü uzatma ve tek adam rejimini kalıcı hale getirme çabasını, dış politikada ise ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarlarını yansıtmaktadır. Bu sürecin, Türkiye’nin siyasi geleceği ve bölgedeki dengeler üzerindeki etkisi ise büyük bir belirsizlik taşımaktadır.

https://www.youtube.com/watch?v=6rM-iB8AoPI&ab_channel=ZankaTV

https://www.youtube.com/watch?v=6rM-iB8AoPI&ab_channel=ZankaTV

Ali Tarakçı: Erdoğan’ın Siyasi Taktikleri ve Türkiye’nin Güncel Durumu

Erdoğan karmaşık ve sürekli değişen siyasi ortamı kendi lehine kullanmak için çeşitli taktikler geliştiriyor, ekonomik, sosyal ve siyasi krizler karşısında gücünü korumak için stratejik adımlar atıyor.

31 Mart seçimlerinden beri siyaseten zayıflayan Erdoğan’ın kamuoyu desteği, ekonomik kriz derinleştikçe hızla azalıyor. Bu durum karşısında halkın dikkatini ekonomik sorunlardan uzaklaştırmak ve gündemi kendi lehine çevirebilmek için yeni stratejiler gerekiyor.

Erdoğan önce muhalefeti manipüle etmeyi denedi. Liderlerin zaaflarını kullanarak onları kontrol etmeye ve seslerini kısmaya çalıştı. Öte yandan da ulusal gündemi değiştirmek için Hamas ve Gazze konularını ön plana çıkararak dini ve milli duyguları coşturmaya çalıştı. Ancak bu girişim, halk tarafından samimi bulunmadı. Erdoğan’ın İsrail ile olan ticari ilişkilerini devam ettirmesi, bu propagandanın içtenliğini sorgulattı.

Erdoğan ayrıca, Türkiye toplumunda güvenlik sorunlarını körükleyerek bir korku iklimi yaratmayı amaçladı. Sokakların güvensiz hale getirilmesi, yüksek profilli cinayetlerin çözülmemesi, özellikle Sinan Ateş suikastı gibi olaylarda milliyetçi figürlerin yer alması, Erdoğan’ın kamuoyunda bir kaos havası yaratarak kontrolü elinde tutma stratejisinin bir parçasıydı.

Erdoğan, halkın dikkatini başka yöne çekerek bozulan imajını tamir etmeye ve AKP’yi yeniden toparlamaya çalışıyor. Bu süreçte muhalefetin hatalarını kullanarak kendi gücünü yeniden inşa ediyor. İlginç olan, bu kaotik durumun Erdoğan’a fayda sağlaması. Ekonomik ve toplumsal krizlerin mevcut hükümetin sonunu getirmesi beklenirken, Erdoğan bu kaosu da kendi avantajına çevirebildi.

Muhalif veya tarafsız gibi görünen ancak doğrudan ya da dolaylı olarak Erdoğan’ın genel stratejisine hizmet eden figürleri kontrol etmesi, Erdoğan’ın hem Devlet Bahçeli gibi müttefikleri üzerinde hem de Özgür Özel gibi muhalif isimler üzerinde etkili olabildiğini gösteriyor.

Ancak bu beklenmedik ittifaklar ve pozisyon değişiklikleri, partilerin çekirdek destekçileri arasında hayal kırıklığı yaratıyor. Özellikle MHP destekçileri, yıllarca düşman olarak gördükleri Kürt aktörlerle Bahçeli’nin tokalaştığını görünce şaşkınlığa uğruyorlar. AKP tabanının bir kısmı da Erdoğan’ın siyasi U dönüşlerinden dolayı kendilerini ihanete uğramış hissediyor.

Erdoğan’ın planı aslında bir hayatta kalma stratejisi gibi görünüyor. İktidarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında Türkiye’yi psikolojik ve kurumsal olarak daha otoriter bir düzene taşıyabileceği altyapıyı hazırlıyor. Gücünü korumak için devlet aygıtını kullanarak topluma yaydığı anlatıları kontrol ediyor ve farklı senaryolar için hazırlık yapıyor.

Ancak, Ekonominin mevcut durumu Erdoğan’ın en zayıf noktası olmaya devam ediyor. Enflasyon düşürüldü dense de halkın yaşam standartlarında bir iyileşme sağlanamıyor. Yolsuzluklar, kaynakların yanlış kullanımı ve halkın malına el koyma planları devam ediyor ve rejimin gerçek amacının Türk halkının refahını artırma değil kendi iktidarını koruma davası olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Erdoğan’ın (i) muhalefetin hamlelerini kontrol etmesi, (ii) beklenmedik ittifaklarla güç kazanması ve (iii) toplumda korku yaratması, onun iktidarda kalmak için kullandığı temel stratejiler olarak öne çıkıyor. Ancak yükselen hoşnutsuzluk, anketlerde görülen geniş farklar ve seçmenlerin hayal kırıklığı, Erdoğan’ın önümüzdeki seçimlerde benzeri görülmemiş bir meydan okumayla karşılaşabileceğini gösteriyor. Bu taktiklerin ve stratejilerin, gücü bir kez daha korumaya yetip yetmeyeceği konusunda büyük bir belirsizlik var.

https://www.youtube.com/watch?v=bB-e-RNMu2o&ab_channel=CevheriG%C3%BCven

https://www.youtube.com/watch?v=bB-e-RNMu2o&ab_channel=CevheriG%C3%BCven

Cevheri Güven: TUSAŞ Saldırısı ve Yeni Çözüm Sürecindeki Derin Bağlantılar

TUSAŞ saldırısı ve benzeri eylemler, Türkiye’de güvenlik ve istihbarat sisteminin ne kadar zayıf olduğunu gözler önüne seriyor. Aynı türde ve benzer yöntemlerle gerçekleştirilen üç ayrı saldırının ardından bile gerekli önlemlerin alınmamış olması ciddi bir güvenlik zafiyeti olarak karşımıza çıkıyor.

Erdoğan’ın 2500 güvenlik görevlisiyle korunan sarayının dışında, ülkenin diğer kritik noktaları benzer bir koruma altında değil. Bu durum, Türkiye güvenlik yapılanmasının ciddi bir değişime ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Geçmişteki çözüm sürecinde bile PKK’ya doğrudan silah bırakma teklifi değil, silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesi gibi daha aşamalı öneriler yapılmıştı. Ancak bu sefer toplumsal bir zemin oluşturulmadan, ortaya silah bırakma teklifi atıldı. Bu durum örgüt kaynaklarında, “karşılığını bulmamış” bir teklif olarak değerlendirildi.

Örgüt, ABD’nin Suriye’de sağladığı eğitim ve lojistik desteği sayesinde kendisini tarihinin en güçlü döneminde görüyor. Bu nedenle, silah bırakma teklifi, sadece Kuzey Irak’taki Kandil gücünden vazgeçmek değil, aynı zamanda Suriye’de kurdukları yarı-devlet yapısından da vazgeçmek anlamına geliyor. Bu kadar büyük bir güçten sadece Abdullah Öcalan’ın ev hapsine çıkması karşılığında vazgeçmeleri beklenemez.

Pazarlıkların temelinde Erdoğan’ın anayasa değişikliği isteği ve bu değişiklik için DEM’in desteğine ihtiyaç duyması yatıyor. Bu anayasa değişikliği hamlesi, Erdoğan’ın kendisi ve oğlu için yeni bir yönetim sistemi oluşturma çabasının bir parçasıdır. Etnik yapıyla ilgili bazı düzenlemeler içerdiği de ifade ediliyor. Erdoğan, Suriye’deki gelişmeler ve bölgede yeni bir Kürt devletinin ilan edilmesi ihtimali karşısında sıkışmış durumda. Bu sıkışıklığı aşmak için Öcalan üzerinden bir müzakere süreci başlatmış görünüyor.

Eskiden beri genel kanı, Türkiye’nin Kürt sorununu istese anayasal zeminde, dış aktörlere gerek duymadan çözebileceği yönündeydi. Ancak bu artık geçerli değil. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikaları ve bölgedeki durum, orada ABD tarafından eğitilmiş ve silahlandırılmış yarı-ordu niteliğinde bir güç oluşmasına neden oldu.

Bu güç, Suriye’nin belli bir bölgesini kontrol altında tutuyor ve dolayısıyla olay, Türkiye’nin sınırlarını aşmış durumda. Türkiye’de yapılacak yasal değişiklikler ve Erdoğan-Öcalan arası müzakereler, bu olayların yalnızca Türkiye içindeki kısmını etkileyebilir; fakat PKK’nın silah bırakması söz konusu değil. PKK, YPG veya başka bir adla varlığını sürdürecek ve silah bırakmayacak.

Türkiye’nin bu meselede toplumsal baskıyla barışçıl bir çözüm oluşturması mümkünken, süreç Öcalan-Erdoğan-MİT üçgenindeki karanlık dehlizlerde yürütülmeye çalışılıyor. Bu durumdan kalıcı bir çözüm çıkması beklenemez. Sorunun çözümü için mecliste topluma açık ve şeffaf süreçlerle meselenin incelenip tartışılması gerekmektedir.

Krizler üzerinde sörf yaparak günü kurtaran mevcut siyasetçiler, toplumun gerçek sorunlarını çözme iradesi ve isteğine sahip değiller. Sorumsuz politikalar ve art-niyetli pazarlıklar yalnızca Türkiye’nin değil, diğer bölge ülkelerinin de huzuruna ve refahına zarar verecektir.


메타데이터
post_id
ec4d7e55b2ee
slug
çanlar-kimin-i̇çin-çalıyor-100-yılında-türkiye-cumhuriyeti-kurumları-ec4d7e55b2ee
url
https://medium.com/@seymenatasoy/%C3%A7anlar-kimin-i%CC%87%C3%A7in-%C3%A7al%C4%B1yor-100-y%C4%B1l%C4%B1nda-t%C3%BCrkiye-cumhuriyeti-kurumlar%C4%B1-ec4d7e55b2ee
canonical_url
https://medium.com/@seymenatasoy/%C3%A7anlar-kimin-i%CC%87%C3%A7in-%C3%A7al%C4%B1yor-100-y%C4%B1l%C4%B1nda-t%C3%BCrkiye-cumhuriyeti-kurumlar%C4%B1-ec4d7e55b2ee
author_url
https://medium.com/@seymenatasoy
status
ok
fetched_at
2026-07-20 18:25:50