← Back to list

Özgürlük Pahalı Şey

2025 yılının Ağustos ayında Suriye’ye üç günlük bir ziyaret gerçekleştirdim. Bu seyahat süresince Şam ve Halep şehirlerinde konakladık…

Furkan Kozuva · 2025-12-18 08:36 · 0 claps · 16.0 min read
#suriye #savaş #ortadoğu #politika #siyaset
Open on Medium ↗

Özgürlük Pahalı Şey

2025 yılının Ağustos ayında Suriye’ye üç günlük bir ziyaret gerçekleştirdim. Bu seyahat süresince Şam ve Halep şehirlerinde konakladık ancak iki şehir arasında kara yolu ile seyahat ettiğimiz için yolumuz üzerindeki Hums’u görme fırsatımız da oldu. On dört yıl kadar süren iç savaş ve Esed rejiminin sona ermesinin üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişti ve savaşın yıkıcı etkileri hala gözle görülebilir durumdaydı. Bu kısa yazıda Suriye’de misafir olduğum birkaç günlük süre zarfında edindiğim bazı izlenimleri aktarmaya çalışacağım.

Her ne kadar Türkçe’de Şam denildiğinde Arapça ifadesi ile “Dimeşk” veya İngilizce “Damascus” şehrini kast ediyor olsak da aslında Şam, Anadolu’nun güneyinden Sina yarımadasına kadar uzanan geniş bir bölgenin adı. Ancak herhangi bir kafa karışıklığına mahal vermeme adına yazının içeriğinde Suriye’nin günümüzdeki başkentine atıfta bulunurken “Şam” kelimesini kullanmaya devam edeceğim.

İstanbul’dan Şam’a

19 Ağustos 2025 tarihinde İstanbul Havalimanı’ndan direk olarak Şam Havalimanı’na uçtuk. Bilet fiyatları benzer mesafedeki destinasyonlara kıyasla pahalıydı. Tahmin ediyorum bu durumun temel sebebi arz talep dengesinde talebin daha ağır basıyor olmasıydı. Güvenlik riski bulunan bir coğrafya algısına sahip olması ve buna bağlı olarak sigorta gibi ek maliyetlerin yüksek olması da bir etken olabilir. Esed rejiminin yıkılmasının üzerinden aylar geçmesine rağmen ülkeye uçan havayolu sayısı gerçekten azdı. Dönüş yolculuğumuzda Halep Havalimanı’ndaki giden yolcu bilgi ekranında ikisi İstanbul biri Amman olmak üzere yalnızca üç adet uçuş listelenmişti. Savaşın son bulmasının ardından dünyanın farklı yerlerinden ülkesine dönmek isteyen Suriye vatandaşlarının sayısı ise oldukça fazlaydı. Böyle olunca geniş gövdeli iki koridorlu bir uçakla seyahat etmemize rağmen boş bir koltuk gördüğümü hatırlamıyorum.

Şam Havalimanı’na vardığımızda uçak park pozisyonu aldı ve diğer yolcular ile beraber arka kapıdan aprona indim. Meraklı bir şekilde, yolcuları, güvenlik görevlilerini ve genel olarak havalimanındaki işleyişi izledim. Terminal binası ve yer hizmetlerinde kullanılan ekipman yıpranmış ve yetersiz sayıda görünüyordu. Ön kapıdan inen bir grup yolcu terminale doğru hareket ettikten sonra ikinci grup uzun bir süre yeni bir otobüsün gelip kendilerini almasını bekledi. Bizi terminale taşıyan otobüste de ufak bir arıza yaşandı. Bu detayları paylaşmamın sebebi havalimanı idaresini eleştirmek veya ülkedeki imkanları küçümsemek değil yalnızca mevcut durumun anlaşılmasını sağlamak. Yoksa, şiddetli bir iç savaştan çıkmış ve altyapısı büyük ölçüde tahrip edilmiş bir ülkede musluklardan su akıyor olması bile beni şaşırtmıştı.

Terminal binası içerisinde pasaport kontrolü yapılan polis gişelerinin hemen karşısında vize bürosu vardı. Buradan kişi başı elli dolar karşılığında on beş günlük bir vize aldık. Kart ile ödeme altyapısı mevcut olmadığı için yanınızda mutlaka nakit olarak dolar veya Suriye lirası bulundurmanız gerekiyor. Bildiğim kadarı ile başka bir döviz cinsini kabul etmiyorlar. Eğer 100 dolarlık banknot ile ödeme yapacaksanız bunun da yeni model olduğundan emin olun. Çünkü, otellerde bile ödeme yaparken eski tip banknotları kabul etmediler. Suriyeli yolcuların işlemleri sıradan bir pasaport kontrolünden daha uzun sürüyordu. Bu durum büyük ihtimalle uzun süredir yurtdışında yaşayan Suriyelilerin dijital ortamdaki bilgilerinin güncellenmesinin veya doğrulanmasının biraz vakit almasından kaynaklanıyordu. Sırada beklerken, üzerlerinde yeni Suriye bayrakları taşıyan bir aile dikkatimi çekti. Belki de yıllar sonra Suriye’ye dönmüş ve yurtdışında dünyaya gelen çocuklarını ilk kez ülkelerine getirmişlerdi. Bu insanların heyecanına tanık olmak güzeldi.

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra rehberimiz ile buluştuk ve bizi bekleyen araca binip önceden rezervasyon yaptırdığımız otele doğru hareket ettik. Ancak, Şam’ın merkezinde yollar dar, araç ve insan trafiği de fazla olunca otele ulaşmamız mümkün olmadı. Başka bir otelde kalmaya karar verdik. Hem saatin erken olması hem de şehirdeki ziyaretçi sayısının fazla olması nedeni ile bize uygun bir otel bulmakta zorlandık. Uzun süren bir arayıştan sonra nihayet konaklama sorunumuz çözüldü ve daha fazla vakit kaybetmeden Şam sokaklarını adımlamaya başladım.

Hicaz Demiryolu İstasyonu’nun üst katından alınmış bir kare. Şam’ın şehir merkezinde araç trafiği yoğundu.

Hicaz Demiryolu İstasyonu’nun üst katından alınmış bir kare. Şam’ın şehir merkezinde araç trafiği yoğundu.

Kadim şehir Şam

İlk olarak otelimize yürüme mesafesinde bulunan Hamidiye Çarşısı’na doğru ilerledim. Bu sırada meraklı bir şekilde çevrede olup biteni izliyordum. İnsan ve araçların oluşturduğu keşmekeş bana yıllar önce kısa bir müddet ikamet ettiğim Kahire’yi anımsattı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde günümüzdeki görüntüsüne kavuşan Hamidiye Çarşısı karşılıklı dükkanların olduğu, üzeri kapalı uzun ve geniş bir cadde olarak tarif edilebilir. İçeri girdiğim ana kapıdan sağ ve soldaki sokaklara sapmadan dümdüz yürüyünce meşhur Emevi Camisinin bulunduğu meydana ulaşılıyor. Böylesine önemli bir eseri acele ile ziyaret etmek istemediğim için cami avlusundan içeri girmeden sol tarafa döndüm ve yürümeye devam ettim. Henüz öğle namazımı kılmamıştım. Yolumun üzerindeki Sinan Paşa Camisine uğradım. Hem mimarisi, hem ismi ile Osmanlı döneminde inşa edilmiş bir yapı olduğu belliydi. Suriye’de ve daha önce ziyaret etme fırsatı bulduğum Filistin’de dikkatimi çeken bir durum, Osmanlı döneminden kalma çok sayıda eserin günümüze kadar sağlam bir şekilde ulaşmış olması. Şam bölgesi, Osmanlı döneminden kalma eserlerin sayısı ve niteliği bakımından Rumeli ve Anadolu’dan çok da geri kalmaz diye tahmin ediyorum.

Daha sonra şehir merkezine yakın konumda bulunan Babüs Sağîr yani “Küçük Kapı” adındaki mezarlığa gittim. Bu mezarlık, sahabe, alim ve evliyadan çok sayıda zatların makberi. Öncesinde yeterli araştırmayı yapamadığım için burada medfun bulunduğunu bildiğim tüm zatların kabir yerlerini tespit edemedim. Ancak, Bilal-i Habeşi’nin — Allah ondan razı olsun — türbesini ziyaret etmek ve kabri yanında kendisine selam vermek nasip oldu. Bilal-i Habeşi (r.a.) benim gibi bir amatörün yazdığı kısa bir paragraf ile anlatılabilecek birisi değil tabi ki. Siyer ve İslam tarihi konusunda ihtisası bulunan alimler onun hakkında yüzlerce sayfalık biyografiler yazsa yine de hatırasını tam manası ile yad ettiğimizi söyleyemeyiz. Ben burada yalnızca onunla ilgili aklımda kalan birkaç film sahnesinden bahsedeceğim.

Kızgın güneşin altında, yakıcı kumların üzerinde yere serilmiş, göğsünde ağır bir kaya, müşriklerin küfre dönmeye zorlaması karşısında sesi çıktığınca “Ehad, Ehad” diye hakikati söyleyen siyahi bir adam. Bu sahneyi muhtemelen bir çoğumuz Çağrı filminden hatırlayacaktır. Filmdeki aktörün yerinde tüm gerçekliği ile Bilal (r.a.) olduğunu düşününce, sahabe neslinin İslam’ı yaşama ve yaymada sergilediği kahramanlığı belki bir nebze idrak etmiş oluruz. İşte yine aynı filmden aklımda kalan başka bir sahne; Mekke fethedilmiş, Beytullah putlardan temizlenmiştir. Kabe-i Muazzama üzerinde siyah tenli bir adam zamanı ve mekanı aşan sesi ile ezan okuyor, Allah’dan başka ilah olmadığını insanlığa ilan ediyor. Bu manzara kimsenin ırkı, derisinin rengi, kavim ve kabilesi sayesinde bir üstünlüğe sahip olmadığını, üstünlüğün yalnızca Allah ve Resul’üne (s.a.s) itaat ile kazanıldığını anlatmaya yetiyor. Sahabe hayatları ne kadar da etkileyici. Allah cümlesinden razı olsun, bize de onların hayatlarını okuyup kendimize rehber edinmeyi nasip etsin.

Ziyaretimin ardından Şam sokaklarında dolaşmaya devam ettim. Türkiye’de kullandığım telefon hattım Suriye’de çalışmıyordu. Nadir karşılaştığım bu durumun nedeni yakın zamana kadar yürürlükte bulunan ekonomik yaptırımlar veya kullandığım operatörün yerel bir telekom şirketi ile henüz bir anlaşmasının bulunmaması olabilir. Rehberimizden emaneten aldığım yerel sim karta internet paketi yükletmek istiyordum. Bu amaçla uğradığım küçük bir dükkanda müşteri sandalyesinde oturan adam bana yol göstereceğini ve kendisini takip etmemi söyledi. Yapım ve yetiştirilme tarzım gereği insanlara herhangi bir konuda ricada bulunmak genellikle bana ciddi bir sıkıntı verir. Küçük sayılabilecek iyiliklerin karşılığında bile yoğun bir minnet duygusuna kapılırım. Neticede, bana çok uzun bir süre ve mesafe gibi gelen tahmini beş-on dakikalık bir yürüyüşün ardından “Syriatel” isimli telekom şirketinin banka şubesine benzeyen bürosunun önüne gelip durduk. Çok zahmet verdiğimi düşünerek bir şekilde kendisine teşekkür etmek istedim ve bahşiş teklif ettim. Ancak ısrar etmeme rağmen bunu kesinlikle kabul etmedi ve “Welcome to Syria” diyerek yanımdan uzaklaştı. Memur aylıklarının yalnızca doksan dolar gibi bir rakama tekabül ettiğini duyduğum Suriye’de, böyle bir istiğna örneği görmek beni gerçekten etkiledi. Ülkede gerçek bir zaruret hali bulunmasına rağmen dilenci sayısı da çok fazla değildi. Bu kısa süre zarfında Suriye halkının bende bıraktığı intiba insanların genelde rızıklarını çalışarak temin edip ellerindeki ile kanaat etmeye gayret ettikleri yönünde.

Hicaz Demiryolu İstasyonu bulunduğum konuma uzak değildi. Şehirden ayrılmadan önce görmek istediğim mekanlardan bir tanesi olduğu için bir sonraki durağım burası oldu. Osmanlı idaresinin son yıllarında inşa edilen yapı İstanbul’dan Medine-i Münevvere’ye uzanan Hicaz Demiryolu’nun önemli istasyonlarından bir tanesi imiş. Günümüzde kullanılmıyor maalesef. Benzer bir projenin tekrar hayata geçirilmesi ve İstanbul’dan kutsal topraklara hem kara yolu hem de demiryolu ile emniyetli bir şekilde seyahat edilebilmesi güzel olurdu. Artık Suriye, Esed rejiminden kurtulup özgürleştiğine göre bu temenni muhal görülmese gerek.

İstasyona yakın bir mesafede geniş bir araziyi kaplayan Süleymaniye Külliyesi bulunuyor. Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vahideddin’in kabri de bu külliyenin avlusunda. Zamanın yöneticileri, vefat etmiş bulunan ve dolayısı ile kendi iktidarlarına bir tehdit oluşturmayan son padişahın naaşının bile Âl-i Osman’ın asırlarca hizmet ettiği Türkiye topraklarına getirilmesine izin vermediği için cenazesi Şam’a nakledilip buraya defnedilmiş. TİKA tarafından yürütülen tadilat çalışmaları nedeni ile külliyeye giriş kapalıydı. Ancak ertesi günün sabahı bana refakat eden Amr veya Ammar isimli askerin ricası ile içeri girip kabirlerin bulunduğu alanı ziyaret etmem mümkün oldu. Buradan Kasyun dağının eteklerinde bulunan Muhyiddin ibni Arabi (rahmetullahi aleyh) türbesine doğru yürürken telefon geldi ve akşam yemeğine bir eve davetli olduğumuzu öğrendim. O nedenle ziyareti gerçekleştiremeden otele döndüm ve rehberimiz ile buluşup misafir olacağımız eve doğru yola çıktık.

Şehir merkezinden uzaklaştıkça savaşın neden olduğu yıkımı bariz bir şekilde görme fırsatım oldu. Yolun sağında ve solunda harap olmuş yapılar ve terkedilmiş mahalleler vardı. Davet edildiğimiz apartman dairesi henüz inşaatı tamamlanmamış yüksek katlı bir binada idi. Yapı işleri pahalı olduğu için insanlar genelde bu işleri imkan buldukça peyderpey tamamlıyorlarmış. Suriye halkının da diğer doğu toplumları gibi ikram etmeyi sevdiğini gördüm. Misafir olduğumuz evde de sınırlı imkanlarına rağmen bize büyük bir sofra hazırladılar. Yemek öncesinde de önümüze çeşit çeşit meyveler koymuşlardı. Plastik meşrubat şişesi içinde soğuk su ve bir de bardak getirmişlerdi. O bardaktan sıra ile su içtik. Yeri gelmişken şunu belirtmek isterim: Arapları hijyen konusunda eleştirenlere defalarca rastlamışımdır. Ancak, bu eleştirilerin büyük ölçüde kendi alışkanlıklarımızdaki aşırılıktan kaynaklandığını ve bu nedenle haksız olduğunu düşünüyorum. Bir defasında “siz pandemide ölen bir Suriyeli duydunuz mu” gibi retorik bir soru ile karşılaşmıştım. Covid-19 sebebi ile vefat eden Suriyeliler de olmuştur ama muhtemelen sayıları, çamaşır suları ile steril hale getirilen evlerde yaşayan insanlara göre daha azdır.

Misafir ağırlamadaki doğallık gerçekten hoşuma gitti. Erkeklerin oturması için evin küçük bir odasını tahsis etmişler, yemek için bir yer sofrası kurmuşlar, “duvarlar badanalı değil misafir çağıramayız, ayıp olur” dememişlerdi. Misafir odasında oturduğumuz sırada klimanın çalışması durdu. Sonradan elektriğin kesildiğini öğrendik. Rehberin verdiği bilgiye göre aralıklı olarak günde sekiz saat elektrik verilebiliyormuş. Bu nedenle insanlar ihtiyaçlarını güneş panelleri ve jeneratörlerden karşılamaya çalışıyorlardı. Güneş panellerinin bu kadar yaygın kullanıldığı ikinci bir yer daha gördüğümü hatırlamıyorum. Apartmanların üzerlerindeki devasa paneller oldukça dikkat çekiciydi. Akşam namazı için Emevi Camisine yetişmek istiyorduk. O nedenle çayımızı içip ayrılmak için izin istedik.

Emevi Camisi ana kapısının avlu içerisinden görünüşü ve kuzey revakları üzerinde bulunan beyaz minare

Emevi Camisi ana kapısının avlu içerisinden görünüşü ve kuzey revakları üzerinde bulunan beyaz minare

İslam tarihi ve sanatı açısından önemli bir yere sahip olan bu cami, Şam’ın en sembolik yapısı. “Benî Umeyye Mescidi” veya “Emevi Cami” olarak biliniyor. Kıble tarafına bakan güney cephesinde namaz ve ilim dersleri için kullanılan yüksek tavanlı enlemesine genişleyen bir alan mevcut. Bu kapalı alanın ana giriş kapısı tek kelime ile muhteşem. Ahşap kapıların üzerindeki taç kısım mozaik kullanılarak ağaç, bitki ve çeşitli bina motifleri ile süslenmiş. İçeriden bakınca kapı üzerindeki cam vitraylar rengarenk görünüyor. Caminin geniş bir avlusu var. Avluyu çevreleyen duvarlardaki taş işçiliğini çok beğendim. Kuzey revakları üzerinde bulunan beyaz minare özellikle ilgimi çekti. Kaynağını bilmesem de bazı alimlerin İsa Peygamber’in (a.s.) yeryüzüne bu minareden teşrif edeceğine dair tevilleri olduğunu öğrendim - doğrusunu Allah bilir. Minarenin avluya bakan tarafındaki küçük balkon dikkatimi çekti. Hangi amaçla kullanıldığını bilmiyorum ama görünüşte avluda toplanan halka hitap etmek için inşa edilmiş bir yapıya benziyor. Yine avlu içerisinde sütunlar ile yerden yükseltilmiş bir odacık bulunuyor. Daha sonra öğrendim ki burası hazine odası imiş. Böylesine önemli bir eseri uzman bir rehber eşliğinde gezmek faydalı olurdu. Nihayet kamet getirildi ve safa geçip namaza durduk. Henüz ilk rekatı tamamlamamıştık ki elektrik kesintisi yaşandı. Hoparlörün eksikliği hissedilse de imamın sesini uzaktan takip ederek namaza devam ettik. Kesinti de zaten namaz bitmeden sona erdi.

Namazdan sonra Hamidiye Çarşısı’ndaki meşhur dondurmacı Bakdaş’a uğradık. Kocaman dükkan tıklım tıklım dolu idi. Neyse ki bir masa boşaldı ve oraya oturabildik. Dondurması güzeldi ama karnımız tok, porsiyon da büyük olunca bitiremedim. Burada oturduğumuz esnada da elektrik gidip geldi. Ülkede özellikle elektrik altyapısı konusunda ciddi bir sorun vardı. İç savaşın sebep olduğu yıkımı düşününce anlaşılır bir durum. Daha önce kart ile ödeme altyapısı bulunmadığından bahsetmiştim. Restoran, kuruyemiş mağazası gibi bazı işletmelerde para sayma makinesi dikkatimi çekti. Para değersiz ve nakit ödeme de tek seçenek olunca para sayma makineleri oldukça işlevsel hale geliyor. Aksi takdirde bir akşam yemeği için ödediğiniz deste deste paraların tek tek sayılması gerekiyor.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Kasyun Dağı üzerinde güzel bir manzaraya sahip lüks bir kafede misafir edildik. Kafede oturanların rahat tavırları, nargile içip eğlenmeleri dikkatimi çekti. Ortama bakılırsa Suriye’de her şey yolunda gidiyormuş gibi görünüyordu. Bu durum beni rahatsız etse de kimseyi yargılama hakkına sahip olmadığımın farkındayım. Son yıllarda Gazze’deki soykırımı canlı yayından izledik, insanlar aç bırakıldı, diri diri yakıldı ama biz evlerimizin konforunda akıllı telefonlarımız ile olup biteni izleyip — belki — yaşanan zulmü sosyal medyada ilan etmekten fazlasını yapamadık. Ne yemeden içmeden kesildik, ne de uykumuzdan ödün verdik. Doğu Türkistan’da hala devam eden kültürel bir soykırım var. Gazze’deki gibi tonlarca patlayıcı kullanılmadan yürütülen daha sessiz bir soykırım. Camiler kapatılmış, namaz yasaklanmış, kadınlar sokakta başlarını örtemediği için evlerine haps olmuş durumda ama gel gör ki bizim keyfimiz yerinde. Mehmed Akif, “ırzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan, hey sıkılmaz, ağlamazsan bari gülmekten utan!” dizesi ile demek ki günümüze seslenmiş.

Sabah namazı öncesi Hamidiye Çarşısı. Gündüz saatlerinin kalabalığından eser yok.

Sabah namazı öncesi Hamidiye Çarşısı. Gündüz saatlerinin kalabalığından eser yok.

Sabah namazı vakti otelden Emevi Camisine doğru yürürken sokakların bu denli sakin olması beni biraz şaşırttı. Gündüz gördüğüm kalabalıktan eser yoktu. Şam gibi köklü bir İslam beldesinde, Emevi Camisi gibi mümtaz bir mekanda daha büyük bir cemaat bekliyordum sanırım. Namaz sonrası mescid içerisinde dolaşıp etrafı incelerken üzerinde asker üniforması bulunan bir genç ile tanıştım. Biraz Türkçesi vardı. Eğer doğru anladı isem Türkmen olan ve bir süre önce vefat eden annesinden öğrenmiş. Dokuz yıl boyunca Esed rejimine karşı verilen mücadelenin içinde olduğunu söyledi. O günlerde güneydeki Suveyda şehrinde, Dürzilerin isyanı devam ediyordu. Bu iç karışıklık, siyonist oluşum tarafından da manipüle ediliyordu. Bugün hala, bölgenin ve özellikle Suriye’nin güven ve refaha kavuşmasını kendi varlığına bir tehdit olarak gören İsrail yönetimi ülkedeki gerilimin devamı için elinden geleni yapıyor.

Yeni tanıştığım asker de Suveyda’da ayağından yara almış ve izinli olarak bir süreliğine Şam’a gelmiş. İyi niyetli bir insan olduğu hal ve tavırlarından belliydi. Kendisine Muhyiddin ibni Arabi’nin (r.h.) türbesini ziyaret etmek istediğimi ama uzun mesafe yürümemiz gerekeceğini söyledim. Sorun olmayacağını belirtti ve benimle gelmek istedi. Üniformalı olduğu için karşıdan karşıya geçerken trafikteki araçların durması gerektiğinden bahsetti ve “ya durmazlar ise” ihtimalini göze almadan kendimizi defalarca yolun ortasında buldum. Aşırı özgüvenden pek hoşlanmam. Normal şartlarda beni çok rahatsız etmesi gereken bu yürüme tarzı sanırım biraz empati kurabildiğim için bana olabildiğince masum göründü. Esed döneminde yıllarca hayalini kurduğunuz bu kadim şehre adım atamadığınızı düşünün. Sonunda fetih nasip oluyor ve siz muzaffer ordunun bir neferi olarak şehre giriş yapıyorsunuz. Bu durumdaki bir gencin şehrin sokaklarında iftihar etmeden dolaşması kolay olmasa gerek.

Halep Yolculuğu

Suriye’nin iki büyük şehri arasındaki otoyol gayet iyi durumda idi. Savaş esnasında ulaşım için tüm taraflar bu yola ihtiyaç duyduğundan yol tamamen tahrip edilmemişti. Yol kenarında bidonlarla benzin satanların oluşturduğu manzara görmeye alışık olmadığımız bir şeydi. Bildiğimiz benzin istasyonları da yok değil ama anladığım kadarı ile biraz daha pahalı olsa da bazıları vakit kaybetmemek için yol kenarındaki bu satıcıları tercih ediyordu. Daha önce seyyar ekmek satıcılarının çok olması dikkatimi çekmişti. Bu insanlar ekmek sırası bekleyip aldıkları lavaşa benzer ekmekleri üzerine biraz kâr koyarak sıra beklemek istemeyenlere satıyorlardı. Sanırım yol kenarındaki benzin satıcıları da benzer bir iş modeli ile çalışıyorlarlardı.

Genel olarak hem Şam hem de Halep şehirlerinde güvende hissettiğimi söyleyebilirim. Elimde bir istatistik olmasa da cinayet, gasp gibi ağır suçların çok yaygın olduğunu sanmıyorum. Suriye, on dört yıl boyunca büyük bir yıkıma maruz kalan, belirli bölgeleri tamamen enkaza dönmüş ve bölgesel de olsa halen çatışmaların devam ettiği, nüfusunun önemli bir bölümünün geçim sıkıntısı yaşadığı bir ülke olmasına rağmen sokaklarda tedirgin olmadan serbestçe dolaşabilmek ülkede bazı değerlerin alt ve üst yapı kadar zarar görmediğini gösteriyordu. Etrafta tek tük güvenlik görevlilerini görmek olası ama sizi “acaba yanlış giden bir şeyler mi var?” düşüncesine sevk edecek sayıda değillerdi. Şam ve Halep arasında seyahat ederken geçtiğimiz şehirlerin giriş ve çıkışlarında polis kontrol noktaları vardı. Buralarda yavaşlasak da hiç birisinde aracı durdurup da kimliğimizi soran olmadı.

Halid bin Velid Camisi ve etrafındaki bazı binalarda savaşın izleri. Alt kattaki dükkanlar faaliyete devam ediyor.

Halid bin Velid Camisi ve etrafındaki bazı binalarda savaşın izleri. Alt kattaki dükkanlar faaliyete devam ediyor.

Yolumuz üzerindeki Hums şehrinde mola verdik. Burası savaş görmüş bir yerdi ve özellikle Halid bin Velid Caminin etrafındaki tahribatı görmek savaşın şiddetini anlamak için yeterli idi. Cami etrafında hasar görmemiş bir yapı yok desem abartmış sayılmam. Binaların önemli bir bölümü tamamen demir ve betondan oluşan iskeletler haline gelmişlerdi. Buna rağmen bu binaların alt katında dükkanını işletmeye devam eden esnaflar vardı. Benzer bir manzarayı daha sonra Halep’te de gördüm. Osmanlı mimari üslubu ile inşa edilmiş Halid bin Velid Camisinin içerisinde cam bir odada iki tane kabir mevcut. Burada Halid bin Velid ve oğlu Abdurrahman medfun bulunmakta — Allah onlardan razı olsun.

Camiden çıkıp park halindeki aracımıza doğru yürürken rehberimizin bir arkadaşı ile karşılaştık. Kendisi ile ayaküstü konuşma fırsatım oldu. İngilizcesi gayet iyiydi, Manchester’da tıp alanında uzmanlık eğitimine devam ediyormuş. Rehberin daha sonra bize aktardığına göre arkadaşı Esed rejimine karşı yürütülen savaş esnasında İdlib şehrinde muhaliflerin yanında bulunmuş ve doktorluk mesleğini orada icra etmiş. Kendisine daha fazla ihtiyaç kalmadığı kanaatine varınca da eğitimine devam etmek üzere İngiltere’ye taşınmış. Savaş esnasında çok sayıda Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kalsa da ülkeden ayrılma imkanı olmasına rağmen gönüllü olarak geride kalıp özgürlük mücadelesi verenlerin sayısı da az değildi.

Yurtdışına çıkanları da yadırgamamak gerektiğini düşünüyorum. Çoğu insanın geçerli sebepleri vardı. Mesela, Suriye’de tanıştığım birisi iç savaş başladıktan kısa bir süre sonra Türkiye’ye göç etmiş. Bir erkek kardeşi Esed’in hapishanesinde tutuklu kalmış ve diğer erkek kardeşi de silahlı mücadeleye katılmış. Bu durumda ona da çalışıp geride kalan kadın ve çocukların geçimini üstlenme görevi düşmüş. “Ülkelerinde kalıp savaşsalardı” demek olayı basite indirgeyip zor şartlar altında yaşam mücadelesi veren insanlara haksızlık etmek anlamına geliyor. Ülkesini yeniden imar etmek ve kalkınmasına katkıda bulunmak için Türkiye’deki plastik eşya üretim tesisini kapatıp Suriye’ye dönen ve burada kısıtlı imkanlar ile üretim yapmaya çalışan bir işadamı ile tanışma fırsatım da oldu. Karşılaştığım insanlar arasında “şu kadar sene İstanbul’da veya orada burada kaldım sonra Suriye’ye döndüm” diyenlerin sayısını hatırlamıyorum bile.

Tarihi Halep Çarşısında yıkılmış halde bekleyen ve restore edilmiş bazı kısımlar.

Tarihi Halep Çarşısında yıkılmış halde bekleyen ve restore edilmiş bazı kısımlar.

Savaşın merkezi Halep

Halep şehrine yaklaştığımızda tarımsal faaliyetlerin bu bölgede güneye nispeten daha fazla olduğunu fark ettim. Geniş araziler fıstık ağaçları ile doluydu. Halep fıstığı oldukça meşhur. Antep fıstığının kavrulmamış taze haline benziyor. Bu bölge coğrafi ve kültürel açıdan Anadolu’ya daha yakın. Bunu kebap ağırlıklı yemek kültüründen de anlayabiliyorsunuz.

Halep şehrinin cadde ve sokakları Şam’a nispeten daha geniş ve ferahtı. Savaş esnasında bazı mahallelere neredeyse hiç dokunulmamıştı. Eski binalar dahi oldukça sağlam görünüyordu. Mimaride ön plana çıkan renk tonları sarı ve kahverengiydi. Binalar birbirine yakın yükseklikte ve benzer renklerde olunca gözü tırmalamayan bir görüntü oluşuyordu. Bu açıdan Halep şehrindeki ahengi beğendiğimi söyleyebilirim.

Kaybedilen masum canların ve yetim kalan çocukların yanında lafı olmaz ama maalesef çok sayıda eser yerle bir edilmişti. Özellikle tarihi çarşı ve çevresi perişan durumda idi. Halep Emevi Camisinde restorasyon çalışmaları devam ediyordu. Çarşı da kısmen ayağa kaldırılmıştı ancak büyük bir bölümü hala moloz yığını olarak bekliyordu. Zamanında karşılıklı dükkanlarda binbir çeşit ürünün satıldığı, sokaklarını müşteri ve esnafın doldurduğu çarşıdan geriye kalan enkazın sessizliği arasında yürümek garip hissettirdi. 2023 yılının Şubat ayında yaşanan depremden iki hafta kadar sonra uğradığım Antakya şehrini anımsattı. Bu manzara açık bir şekilde gösteriyor ki Esed için ne masum canlar ne de yok olan tarihi değerler kendi iktidarını korumaktan daha önemli değildi. Yine de çarşının bazı bölümlerinin iyi bir şekilde restore edildiğini ve aktif olarak kullanıldığını görmek yıkılan eserlerin geleceği adına ümit vericiydi.

Halep’te geniş bir dönel kavşağın ortasındaki at heykeli dikkatimi çekti. Engel atlama pozisyonundaki at heykelinin üzerinde daha önce Beşar Esed’in kardeşi ve Hafız Esed’in oğlu Besim’in figürü bulunuyormuş. Besim, biniciliğe ilgiliymiş. Rehberin anlattığına göre bir müsabakada kendisini geçen zavallı bir adam hapis ile cezalandırılmış ve bu “ağır suç” için on yıl kadar özgürlüğünden mahrum bırakılmış. Bu arada, Amerikan medyasını takip edenler, önde gelen bazı yorumcuların, muhalifler ülke yönetimini ele geçirdikten sonra Hristiyan nüfusun katledildiği veya baskı altına alındığı iddiasını dile getirdiklerini hatırlayacaktır. Konakladığım hotel Halep’teki Hristiyan nüfusun yoğun yaşadığı bir bölgede bulunuyordu. Güvenlik görevlileri tarafından herhangi bir şekilde rahatsız edilmeden serbestçe gezip dolaşabildiklerine şahidim. Şam ve Halep’te bulunan kiliseleri de sağlam bir şekilde ayakta duruyordu. Emperyalizm karşıtlığına dayanarak Esed gibi bir canavarı masum gösterme hatasına düşen batılı gazetecilerin sayısı maalesef az değil. Filistin’in siyonizme karşı verdiği özgürlük mücadelesinde tarihin doğru tarafında duran bu gazeteciler mevzubahis Suriye olunca maalesef tutarlılıklarını yitiriyor.

Halep şehir merkezinin kuzeydoğusunda organize sanayi bölgesi olarak tanımlayabileceğim “Şeyh Neccar Endüstriyel Şehri” olarak anılan geniş bir bölge var. Zamanında burada çok sayıda fabrika binası inşa edilmiş ama maalesef bir çoğu atıl durumda bekliyordu. Halep, Türkiye ve dolayısı ile Avrupa pazarına yakın konumu itibari ile sanayiciler için önemli bir potansiyele sahip. Bu nedenle, Türkiye’de artan maliyetlerden ötürü rekabet gücünü kaybeden üreticilere iyi bir alternatif oluşturabilir. Eğer altyapı sorunları giderilir ve güvenli bir yatırım ortamı sağlanırsa bahsettiğim endüstriyel bölgenin Suriye ekonomisine önemli katkıları olması muhtemel.

Bir vesile ile burada bulunan bir demir dövme atölyesini ziyaret ettik ve işletmecisi ile tanıştık. Bu adam savaş esnasında ülkesini terk etmemiş ve Esed rejimine karşı verilen silahlı mücadelede yer almıştı. İlerlemiş yaşına ve onca meşguliyetine rağmen siyaset bilimi alanında lisans eğitimine devam ediyordu. Anlattıklarından edindiğim bazı anekdotları burada paylaşmak istiyorum. Varil bombalarının Esed’e bağlı askerlerin sıklıkla kullandığı bir katliam aracı olduğu bilinen bir gerçek. Rejime bağlı hava unsurlarından sivil halkın alışveriş yaptığı çarşının içerisine içi patlayıcı dolu çöp kovaları bırakılıyor ve etraf kan gölüne dönüyormuş. Ancak insanlarda öyle bir alışkanlık hasıl olmuş ki kısa bir süre sonra cenazeler kaldırılıyor, kan revan içinde kalan taşlar su ile yıkanıp temizleniyor ve insanlar gündelik yaşamına devam ediyormuş. Halep’in mahalleleri farklı gruplar tarafından kontrol edildiği için bir mahalleden diğerine dolaşarak gitmek gerekiyormuş ve bu da 13–14 saat kadar sürebiliyormuş. Kendisi de bir süre IŞİD adlı örgütün elinde esir tutulduğundan bahsetti. Yine aynı örgüt tarafından düzenlenen bir suikast girişiminde de parmağını kaybetmiş. Savaş esnasında kendi öz kardeşleri de dahil omak üzere çok sayıda şehid vermişler. Malını mülkünü de yitirmiş. Bu durum kendisine hatırlatılınca verdiği cevap beni oldukça etkiledi: “her şeyin bir bedeli var, en pahalı şey ise özgürlük.”

Artık Suriye’den ayrılma vaktimiz yaklaşmıştı. Saatler içinde havalimanına gidecek ve Halep’ten İstanbul’a doğru hareket edecektik. Şehri son bir kez gezip dolaşma düşüncesi ile sabah erken bir saatte yürüyüşe çıktım. Otele yakın geniş bir belediye parkı vardı. Park oldukça bakımlı görünüyordu. Belli ki tüm imkansızlıklara rağmen bitkilerin sulama işi ihmal edilmiyordu. Etrafta sabah sporunu yapan, köpeğini gezdiren, banka oturmuş dinlenenleri görünce insan daha aylar önce bu ülkenin iç savaşın sebep olduğu bir çıkmazın içerisinde olduğu gerçeğini anlamakta güçlük yaşıyor. Şehrin ciddi bir kısmı harap olmuş, paha biçilemez eserler taş yığını haline gelmişken belediye parkının bu yemyeşil hali sanırım beni biraz şaşırttı. İnsanların olumsuzluklara aldırmadan yaşadıkları çevreyi güzelleştirme çabaları takdire şayan.

Genel bir değerlendirme

Etrafta elli yıldan uzun bir süredir halkı terörize eden Esed rejiminin yıkılmış ve Suriye tarihinde yeni bir sayfa açılmış olmasının verdiği genel bir iyimserlik havası vardı. İnsanların önemli bir kesimi geçim sıkıntısı yaşasa da sabredilmesi ve yeni yönetime fırsat tanınması noktasında genel bir uzlaşı olduğunu gördüm. Trump yönetimi tarafından ekonomik yaptırımların kaldırılmış olması ülkedeki gelişimin önünün açılması adına önemli bir adım oldu. Ancak, ülkeye yeni yatırımların gelmesi ve ekonominin hızlı bir şekilde büyümesinin önünde aşılması gereken başka engeller de bulunmakta.

Bölgesel çatışmaların devam ettiğinden bahsetmiştim. Ülkenin güneyinde bulunan Suveyda şehrinde Dürziler ile güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşanıyordu. 1967 yılından beri Golan Tepelerini işgal eden siyonist rejim bu meseleyi de fırsat bilip hem kendi alanını genişletme çabası içerisine girdi hem de Dürzileri “koruma” bahanesi ile Suriye güvenlik güçlerini defalarca hedef aldı. Ekonomisi gelişmiş, halkı müreffeh, ordusu güçlü bir Suriye’yi kendisine tehdit olarak gören İsrail yönetimi anlaşılan o ki ülkenin ayağa kalkmaması için elinden geleni yapacak.

Diğer önemli bir sorun ise ülke topraklarının ciddi bir yekununu kontrol eden YPG. Şam yönetimi ile ülkenin bölünmeyeceği noktasında anlaştıkları basına yansımıştı. Ancak ilerleyen süreçteki gelişmeler gösteriyor ki de facto bir devlet kurdukları Fırat nehrinin doğusundan kolay bir şekilde vazgeçmeyecekler. Ülkenin siyasi açıdan bölünme riski de ekonomik şartların düzelmesinin önünde aşılması gereken bir engel olarak duruyor.

Toplumsal uzlaşı da henüz tamamen sağlanabilmiş sayılmaz. Lazkiye ve Tartus başta olmak üzere Akdeniz sahilinde yoğun olarak yaşayan bir Nusayri azınlık mevcut. Esed ailesinin de mensup olduğu bu demografi on yıllar boyunca Sünni Müslüman çoğunluğu baskı altında tuttu ve ülke kaynaklarını kendi çıkarları doğrultusunda harcadı. Esed ailesi ile beraber Moskova’ya kaçıp şimdilik yargılanmaktan kurtulmuş olsa da hala Suriye’de bulunan ve rejimin işlediği suçlara ortak olanların sayısı az değil. Bu kişilerin de yargılanıp suçlu bulunanların adil bir şekilde cezalandırılması gerekiyor.

Özetle, yaptırımların kaldırılmış olması tek başına ekonominin gelişmesi ve halkın geçim sıkıntısının giderilmesi için yeterli sayılmaz. Suriye yönetiminin diplomatik, askeri ve finansal olmak üzere çok yönlü bir desteğe ihtiyacı olduğu aşikar.


메타데이터
post_id
ecdea7a58b2c
slug
özgürlük-pahalı-şey-ecdea7a58b2c
url
https://medium.com/@furkankozuva/%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BCk-pahal%C4%B1-%C5%9Fey-ecdea7a58b2c
canonical_url
https://medium.com/@furkankozuva/%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BCk-pahal%C4%B1-%C5%9Fey-ecdea7a58b2c
author_url
https://medium.com/@furkankozuva
status
ok
fetched_at
2026-07-14 14:19:39