← Back to list

Kalbimin Bildiğini Şu An Ben Bilmiyorum

Bir Gece Yarısı Kendini Anlatma Denemesi

Luma el-Silence in Türkiye Yayını · 2026-03-09 01:19 · 187 claps · 8.1 min read
#i̇nsan #hakikat #aşk #sevgili #i̇nanç
Open on Medium ↗

Kalbimin Bildiğini Şu An Ben Bilmiyorum

Bir Gece Yarısı Kendini Anlatma Denemesi

I.

Kalbimin bildiğini şu an ben bilmiyorum.

Bu cümleyi yazarken bile, içimde bir yerlerde hafif bir utanç kıpırdanıyor. Kırk yılını devirmiş bir ömürde, hâlâ kendi kalbine bu kadar uzak olduğunu fark eden bir adamın utancı bu. Bütün o kitaplar, bütün o öğrenilmiş kelimeler, bütün o akşam sohbetlerinde söylenmiş derin laflar... Birer kabuk gibi dökülüyor. Ve altından, çıplak bir cehalet çıkıyor.

Ama sonra başka bir şey oluyor. Bir sonraki an, o cahilliği gördüğünü fark ediyorsun. Ve insanın trajedisi tam da burada başlıyor aslında: Kendi cehaletini görecek kadar bilmek, ama bildiğini yaşayamayacak kadar cahil olmak. Bazen bu fark ediş bir gün sürüyor. Bir gün boyunca düşünüyorsun, "Ne kadar az biliyorum" diye. Bazen sadece birkaç saniye. Bir an için perde aralanıyor, hakikat apaçık görünüyor, sonra yine kapanıyor. Ve o kısacık anda gördüklerini anlatabilmek için ömrünün geri kalanını harcıyorsun.

Bugün —ya da artık gece yarısını çoktan geçtiğine göre, dün— sevgilim bana dedi ki: "Kendini anlat lütfen."

Bunu söylerken, belki Kadınlar Günü'nün o hafif dokunuşu vardı üzerinde. İnsanı "biraz daha insan ol" diye dürten o nazik zorlama. Belki de sadece merak. Belki de sevdiğin insanı biraz daha anlama arzusu. Ama ne olursa olsun, bu basit cümleyle birlikte, içimde bir şeyler yerinden oynadı.

Bir an durdum.

Saniyenin içinde sonsuzluklar yaşadım. Nereden başlamalı? Hangi kelimeyle? Hangi yaranın kabuğunu kaldırmalı, hangi sevinci yeniden incitmeli? Çünkü kendini anlatmak, bir masanın üzerindeki eşyaları saymak gibi değil. Bir odayı toparlamak gibi de değil. Kendini anlatmak, yıllardır içinde yaşadığın bir evin bütün duvarlarını sökmek gibi. Tuğlaları tek tek sökmek, numaralamak, avucunda tartmak, koklamak. Ve her tuğlanın altından başka bir şey çıkıyor. Çürümüş bir korku mesela. Unutulmuş bir sevinç. Küflenmiş bir pişmanlık. Bir zamanlar çok sevdiğin, ama şimdi hatırlamakta zorlandığın bir çocukluk anısı. Yarım kalmış bir düşünce, bir türlü bitiremediğin bir cümle gibi orada duruyor.

İnsan kendi evinin mimarı değil çoğu zaman. Hayır, hiç değil. İnsan daha çok bir enkaz işçisi gibi. Günün birinde eline bir kürek alıp kendi enkazını kazmaya başlıyorsun. Nereden başlayacağını bilemezsin. Her yer birbirine girmiş. Acıyla sevinç iç içe geçmiş. Korkuyla umut aynı tuğlanın iki yüzü gibi.

II.

Düşünmeye başladım.

Ama düşünmek de öyle sanıldığı kadar basit bir şey değil. Biz düşünmeyi çok yanlış anlamışız. Okullarda öğretilen o şey, mantık yürütmek, akıl yürütmek, çıkarımlar yapmak... Bunların hepsi düşünmenin sadece cesedi. Canlı düşünce başka.

Canlı düşünce, bir çiçeği tarif etmek gibi değildir. Çiçeğin adını bilmek, familyasını bilmek, fotosentez mekanizmasını bilmek... Bunların hiçbiri çiçeği düşünmek değil. Çiçeği düşünmek için, önce onu koklaman gerekir. Kokuyu içine çekmen, o kokunun burnunun içinde dolaşmasına izin vermen, sonra o kokunun beyninin nerelerine gittiğini fark etmen gerekir. Toprağını avuçlamalısın. O toprağın nemini, soğukluğunu, taneciklerini avucunda hissetmelisin. Belki bir solucan çıkar, onu da görürsün. Solucan da toprağın bir parçasıdır, çiçeğin bir parçasıdır aslında. Güneşe nasıl döndüğünü izlemelisin saatler boyunca. Başını nasıl çeviriyor, yaprakları nasıl açılıyor, hangi arılar geliyor, hangi kelebekler konuyor. Ve en zoru: Solduğunda nereye gittiğini merak etmek. O güzelliğin, o kokunun, o rengin yok oluşunu seyredip, "Şimdi neredesin?" diye sormak.

Düşünmek işte böyle bir şey.

Düşünmek, dışarıdan süsler devşirip getirmek değil. "Bak bu da var, şu da var" diyerek bir vitrin düzenlemek değil. Düşünmek, kendi içinde, karanlıkta bir yol kazmaktır. Bizzat kendinden kendine bir yol açmak. Önce niyetini kalbine duyurursun. "Ben şimdi düşüneceğim" dersin, ama kalbin duymazsa olmaz. Kalp duymalı. Sonra o karanlık tünelde yürürsün. Etrafın toprak, karanlık, nem. Adımların yankılanır. Nereye gittiğini bilmezsin, ama yürürsün. Sonra bir ışık görürsün belki. Ya da bir ses duyarsın. Ya da hiçbir şey olmaz. Önemli olan yürümektir. Sonra gördüklerini, duyduklarını geri getirip kelimelere yerleştirmeye çalışırsın. Ama kelimeler hep yetersiz kalır. Gördüğün şey o kadar büyüktür ki, kelimeler onu taşıyamaz. Kelimeler kırılır, dökülür, anlamını kaybeder.

III.

İşte tam bu sırada, düşüncenin en koyu yerinde, vücudum bir işaret verdi.

Tuvalete gitmem gerekiyordu.

Bunu anlatırken hafif bir gülme geliyor içimden. Çünkü böyle anlarda insan kendini çok ciddi bir filozof gibi hissederken, hayat kolundan tutup "Önce şu basit işi hallet" der. Ama belki de bu ayrıntı, bu sıradanlık, o kadar da önemsiz değildir. Belki en önemli şeyler hep böyle sıradan anların içinde gizlidir.

Çünkü fark ettim ki insan boşaltmadan dolamıyor.

Önce içindekini boşaltman gerekiyor ki, yeni bir şey gelebilsin. Boşalan yere doluyor hayat. Bu basit bir fizik kuralı gibi görünüyor, ama aslında ruhun da kuralı bu. İçindeki fazlalıkları, birikmişleri, artıkları atamazsan, yeni bir şey giremez içine.

Belki ibadet de biraz buradan başlıyordur. Abdest alırken suyun bedenden akması, kirlerin gitmesi, temizlenme... Belki bütün dinlerin temizliğe bu kadar önem vermesinin sebebi budur. Niyetini kontrol edebilmek için önce içindeki fazlalıkları bırakman gerekir.

Fazlalıklar...

Ne çok fazlalık biriktiriyor insan. Düşünceler fazlalık. Korkular fazlalık. Gurur, ego, kibir, hepsi fazlalık. Yorgunluk fazlalık. Küçük kırgınlıklar, alınmalar, darılmalar, hepsi fazlalık. İnsanın içi, yıllarca biriktirdiği bu fazlalıklarla öyle dolu ki, kalbin sesi duyulmaz oluyor. Kalp bir köşede sıkışıp kalmış, nefes alamıyor.

Su akarken düşündüm bunu.

En iyi düşüncelerimin çoğu tuvalette geliyor bana. Bu biraz komik ama aynı zamanda çok insani. Çünkü insan en dürüst haline genellikle kimsenin görmediği yerde giriyor. Maskelerin düştüğü, rollerin bittiği, sadece kendinle kaldığın o anlarda, bir şeyler aralanıyor. Belki tuvalet, modern insanın mağarasıdır. Binlerce yıl önce insanlar mağaralara çekilip düşünürdü, şimdi tuvaletlere çekiliyoruz.

Belki tesadüf dediğimiz şey de budur.

Tesadüf, belki Allah'ın araya serpiştirdiği küçük gülümsemelerdir. Evrenin katı yasaları, neden-sonuç ilişkileri, determinizm... Bunların arasında bir anlığına gevşeyen düğmeler vardır. "Bak, ben buradayım" diyen küçük işaretler. Tesadüf, bir an için perdenin aralandığı, sıradan olanın içinde olağanüstünün parladığı andır. Tesadüf, Allah'ın "Unutma beni" deyişidir.

Su akıyordu.

Elimi yüzümü yıkarken, suyun sesi, serinliği, akışı... Ve ben inancı düşünüyordum.

IV.

İnanç nedir?

Bu soru, insanlık tarihi boyunca milyarlarca kez soruldu, milyarlarca cevap verildi. Ama ben kendime sordum, kendi içimde, o anda. İnanç nedir bana göre?

İnsanlar ikiye ayrılıyor: "İnanıyorum" diyenler ve "inanmıyorum" diyenler. Ama ben bazen şunu düşünüyorum: İnsan gerçekten yaşadığı şeye inanır mı? Nefes aldığına inanır mısın? Hayır. Nefes alırsın. Yürüdüğüne inanır mısın? Hayır, yürürsün. Acı çektiğine inanır mısın? Hayır, acı çekersin. Sevinir misin inandığın için? Hayır, sevinirsin.

İşte belki hakikat de biraz böyledir. İnsan içinde yaşadığı şeyi yaşamaya devam eder. Ama onu kavramaya çalışırken, anlamlandırmaya çalışırken kelimeler icat eder: inanç, inkâr, şüphe, arayış, tanrı, ruh, ölüm, sonsuzluk... Bunların hepsi, yaşadığımız o büyük, tarifsiz şeyi biraz olsun anlatabilmek için uydurduğumuz kelimelerdir. Ama kelimeler, anlatmaya çalıştıkları şeyin yanında hep küçük kalır, hep soluk kalır.

Belki biz kendimizi biraz fazla bölmüşüz.

"İnanıyorum" diyoruz bir şeye, genellikle öteye, görünmeyene, aşkın olana. "İnanmıyorum" diyoruz başka bir şeye. Ama yaşıyoruz işte. Yaşamın içindeyiz. Bu oluşun, bu akışın tam ortasındayız. Her an bir şey oluyor, her an bir şey değişiyor, her an bir şey doğuyor ve ölüyor. Bunun içindeyiz. Bunun dışında değiliz.

Öyleyse belki daha önemli soru şu: Bütün bunlar neyin nesi? Bu yaşamak dediğimiz şey, bu var olma hali, bu acılar, sevinçler, arayışlar, umutlar, hayal kırıklıkları... Bütün bunlar ne?

Okumak, anlamak, öğrenmek varken, neden kendimizi "inanan" ve "inanmayan" diye ayırıp asıl kitabı okumayı unutuyoruz? İnsan, o büyük kitap. Her insan, kendi başına bir kitap. Belki de milyarlarca kitap var dünyada, her biri farklı, her biri eşsiz. Ve biz, bu kitapları okumak varken, sadece kapaklarına bakıp "Bu inanıyor, bu inanmıyor" diyerek sınıflandırıyoruz.

İnsanlar Kur'an'a inanıyor, kimileri inanmıyor.

Ama ben bazen daha basit bir soru soruyorum: Okudun mu?

Ben okuduğum kadarını söyleyebilirim: İnsanı anlatan çok güzel bir kitap. O kadar güzel anlatıyor ki insanı, bazen kendimi o sayfalarda buluyorum. Korkularımı, umutlarımı, zaaflarımı, o ince hesapları, o büyük pişmanlıkları... Hepsi orada. Eğer insanı anlatıyorsa ve Allah'ın sözleri olduğunu söylüyorsa, o zaman hepimiz insan olduğumuza göre, bu sözler hepimize gelmiş demektir. Her birimize.

Ama biz bazen "inandım" ya da "inanmadım" diyerek asıl soruyu atlıyoruz: Ben neymişim? Bu kitapta anlatılan insan, ben miyim? Bu korkular, bu umutlar, bu zaaflar, bu pişmanlıklar, benim mi? Bu arayış, bu yolculuk, bu sorular, bu cevaplar... Hepsi bana mı ait?

Belki mesele bir kimlik rozeti takmak değil. "Ben Müslümanım" demek, "Ben ateistim" demek, bunlar birer rozet aslında. Kolay. İnsanı rahatlatan. Aidiyet hissi veren. Ama belki asıl mesele, o rozetin altındaki insanı görmek. O rozetin altında ne var? O rozetin altında kim var?

Belki mesele aynaya bakmak.

V.

Şimdi tüm bunları düşünürken elimde su var. Ellerimi yıkıyorum. Su parmaklarımın arasından akıp gidiyor. Beyaz lavabo, beyaz fayanslar, beyaz ışık. Temizleniyorum. Ama neyden temizleniyorum? Düşüncelerimden mi? Günahlarımdan mı? Geçmişimden mi? Yoksa sadece derimdeki kirden mi? Belki hepsi aynı şey. Belki kir dediğimiz şey, sadece maddenin bir halidir, anlam yüklediğimizde kirlenir. Belki temizlik dediğimiz şey de öyle, anlamdan arınmak.

Belki hakikat bazen çok görünür bir yerde duruyordur. Suyun akışında, ellerin ıslaklığında, aynada gördüğün yüzünde, gözlerinin içindeki o ışıkta, yorgunluk çizgilerinde, saçlarının telinde, dudaklarının kıvrımında. Belki hakikat o kadar yakındır ki, göremeyiz. Tıpkı gözümüzün önündeki burnumuz gibi. O kadar yakın ki, görmek için uzağa bakmamız gerekir.

Ama onu anlatmak zor.

Çünkü hakikat bir çiçek gibi değil ki koparıp masaya koyasın. "İşte hakikat" diyemezsin. Hakikat, çiçeğin kendisi değil, çiçeğin açtığı toprak, toprağın altındaki tohum, tohuma can veren su, suya can veren yağmur, yağmura can veren bulut, buluta can veren rüzgâr, rüzgâra can veren sıcaklık, sıcaklığa can veren güneş... Ve güneşe can veren... İşte orada kelimeler yetmiyor.

Kelimelerimiz yetmiyor.

Kelimeler bazen soluk kalıyor. Kelimelerin de çiçek gibi olması gerek aslında. Koparıldığı anda değil, uzatıldığı anda hâlâ canlı olmalı. Ama biz kelimeleri koparıp kurutuyoruz, sonra da "bak ne güzel sözler" diye birbirimize gösteriyoruz. Oysa kelimeler yaşamalı. Nefes almalı. Terlemeli. Acı çekmeli. Sevinmeli. Kelimeler de insan gibi olmalı.

VI.

Sevgilim,

Şimdi anlıyorum.

Kendimi anlatmak, sana bir buket uzatmak değilmiş. En güzel kelimeleri seçip bir demet yapmak, kurdele bağlamak, "al" demek değilmiş. Kendimi anlatmak, seni bahçeme davet etmekmiş.

Ayaklarının çamur olacağı patikalar var bu bahçede. Çünkü her bahçenin toprağı vardır, toprak yağmurla çamur olur. Bazı çalılarda dikenler var. Dikkat etmen gerek, dokunursan canın yanabilir. Bazı açıklıklarda güneş çok yakar, gölge yoktur, terlersin, yorulursun.

Ama bir yerde bir pınar da var.

O pınarı bulursan, eğilip su içebilirsin. O su, bütün yorgunluğunu alır. İçinde bin bir çeşit ot kokusu vardır, bin bir çeşit çiçek özü. O su, benim gözyaşlarımla karışmıştır biraz da. Acılarım erimiştir o suda, sevinçlerim çözülmüştür. İçtiğinde, beni de içmiş olursun biraz.

Bu bahçede her şey birbirine karışmıştır. Dikenle gül aynı dalda büyür. Çamurla pınar aynı topraktan çıkar. Güneşle gölge birbirini kovalar. Her şey iç içedir, her şey birbirine bağlıdır.

Belki bir gün ben de senin bahçene gelirim. Orada hangi ağaçların büyüdüğünü görürüm. Hangi meyveler olgunlaşmış, hangi çiçekler açmış, hangi rüzgârlar esmiş, hangi kuşlar konmuş dallarına. Orada senin pınarını bulurum belki, eğilip su içerim. Ve o suda, senin gözyaşlarını, senin sevinçlerini, senin korkularını, senin umutlarını tadarım.

Ama önce...

VII.

Bu gece...

Saatlerdir yazıyorum. Dışarıda sabah oluyor. Kuşlar ötmeye başladı. İnsanlar uyanıyor. Yeni bir gün başlıyor. Ve ben, bu yazdıklarımı sana vereceğim. Bir demet çiçek gibi değil, bir avuç toprak gibi. Kokla belki. İçinde solucanlar vardır, kurtlar vardır, çürümüş yapraklar vardır. Ama aynı zamanda, minicik tohumlar vardır, bir gün yeşerecek, bir gün çiçek açacak.

Bu yazdıklarım küçük bir kapı olsun. Belki aralayıp bakarsın içeri. Belki girersin. Belki dolaşırsın bahçede. Belki pınarı bulursun. Belki bulamazsın. Ama en azından kapıyı aralamış olayım.

Çünkü insan bazen kendini anlatmaz. Sadece kapıyı aralar. Gerisi, girenin göreceğidir. Gerisi, yürüdükçe yol olur. Sen yürürsün, ben yürürüm, yol oluşur. Birlikte yürürsek, belki bir yere varırız. Belki varmayız. Ama yürümek güzeldir. Birlikte yürümek daha güzel.

İşte şimdi, bu uzun yazının sonunda, bir şey daha fark ediyorum. Kendimi anlatmaya çalışırken, aslında seni anlattığımı. Çünkü sen olmasan, bu satırların hiçbiri olmazdı. Senin "Kendini anlat" dediğin o an olmasa, ben bu kazıyı yapmazdım, bu derinliklere inmezdim, bu karanlık tünellerde yürümezdim. Senin sorun, benim cevabımdan daha büyük. Senin merakın, benim anlattıklarımdan daha derin.

Teşekkür ederim sana.

Teşekkür ederim, bana kendimi anlatma fırsatı verdiğin için. Ama daha çok teşekkür ederim, sen olduğun için. Çünkü sen olmasan, ben sadece bir enkaz işçisi olurdum, kendi yıkıntılarımın arasında kaybolmuş. Senin varlığın, bu enkazın bir bahçe olabileceğini gösterdi bana. Senin sevgin, bu toprağın bereketlendiğini hissettirdi.

VIII.

Ve şimdi, gerçekten bitiriyorum.

Gözlerim yorgun, parmaklarım ağrıyor, zihnim boşalmış gibi. Tıpkı tuvalette başladığım gibi, boşalarak bitiriyorum. Belki ibadet böyle bir şeydir: Başında boşalırsın, sonunda dolarsın. Ya da tersi: Başında dolusun, sonunda boşalırsın. Hangisi doğru, bilmiyorum.

Ama bir şey biliyorum: Bu yazı boyunca, bir yerlerde, bir an için, kalbimin bildiği bir şeyi ben de bildim. O an geçti şimdi, yine bilmiyorum. Ama bir an için bildim. Bir an için perde aralandı. Bir an için ışık girdi içeri.

Bu bile yeter.

Bu bile çok.

Sevgilim, işte bu kadar anlatabildim. Gerisini sen tamamla. Bahçede dolaşırken, belki benim görmediklerimi görürsün. Belki pınarın yerini sen bulursun. Belki bana gösterirsin.

Gelir misin?

Gel.

Sabah oldu. Kuşlar susmuyor. Ben yoruldum. Ama içimde bir yerlerde, en derinde, bir şey hâlâ uyanık. Bekliyor.

Seni bekliyor.

Bir gece yarısı, kendini anlatmaya çalışan bir adamın notları. Sevgilisine... Ve belki, biraz da kendine.


메타데이터
post_id
efb69be1ff19
slug
kalbimin-bildiğini-şu-an-ben-bilmiyorum-efb69be1ff19
url
https://mediumturkiye.com/kalbimin-bildi%C4%9Fini-%C5%9Fu-an-ben-bilmiyorum-efb69be1ff19
canonical_url
https://mediumturkiye.com/kalbimin-bildi%C4%9Fini-%C5%9Fu-an-ben-bilmiyorum-efb69be1ff19
author_url
https://medium.com/@bedelcelvet
status
ok
fetched_at
2026-09-02 07:20:38