← Back to list

Eski Çağ’da Felsefe Tarihini Kazananlar Nasıl Yazdı? (2)

“Felsefe Tarihini de Kazananlar Yazar”

Efe AYYILDIZ · 2026-02-01 12:32 · 0 claps · 19.6 min read
#felsefe #platon #aristoteles #antik-yunan-düşüncesi #orta-çağ
Open on Medium ↗
Wiki topics: PHI · Philosophy

Eski Çağ’da Felsefe Tarihini Nasıl Kazananlar Yazdı? Sofistler Neden Haklıydı? Platon ve Aristoteles İnsanlığın Gelişimine Nasıl Zarar Verdi? (Part 2)

Makalenin ilk kısmına buradan ulaşabilirsiniz: **Eski Çağ’da Felsefe Tarihini Nasıl Kazananlar Yazdı? Sofistler Neden Haklıydı? Platon ve Aristoteles İnsanlığın Gelişimine Nasıl Zarar Verdi? (Part 1)**

5-Orta Çağ’da Platonculuk ve Aristotelesçilik

Antik Çağ felsefesinin araçlarıyla dini bir dünya görüşü oluşturma yolundaki ikinci büyük deneme Hıristiyanlık çerçevesinde yapılmıştır. İlk önemli denemeye Yeni-Platonculuk çığırı girişmişti. Yeni-Platonculuk, hepsi çoktanrıcı (politeist) olan antikçağ kültlerinin bir felsefi dünya görüşü olmak istemişti. Oysa, yeni bir din olarak gittikçe yayılan Hıristiyanlık, antikçağın pek bilmediği yeni bir anlayışı da getiriyordu: Bu din tektanrıcı (monoteist) idi (Gökberk, 2025).

Hıristiyan dogmasına Antik Felsefenin araçlarıyla bir biçim kazandırmak, inancın kavramsal formunu belirtmek uğraşılarını içine alan Hıristiyan Felsefesinin ilk dönemine (2–8. yy.) Patristik Felsefe adı verilir. Patristik Felsefe, Kilise Babalarının (Patres ecclesiae) felsefesidir. Kilise Babaları, 2.-6. yüzyıllar arasında yaşayan Hıristiyan öğretisinin temellerini kurmada çalışmış olan bilginlerdir, bu öğretinin ilk büyük öğretmenleridir. Hepsi, Kilisenin aziz diye tanıdığı din adamlarıdır (Gökberk, 2025).

Yalnız kendi Tanrısının sayılmasını isteyen Hıristiyanlık, işte bu yüzden devlete karşı gelme diye anlaşılıp uzun zaman (2.5 yüzyıl) baskı altında kalmış, ağır işkence ve kovuşturmalara uğramıştır. Bu kovuşturmalar, ancak, büyük Konstantin’in 313 yılında Hıristiyanlığı öteki dinler yanında resmen bir din olarak tanımasıyla sona erecektir (Gökberk, 2025).

Bu sıralarda gnostisizm, başlı başına bir akım olarak belirmiştir. Gnostisizm, felsefi olmaktan çok dini-mistik bir akım; yalnız Hıristiyanlıkta değil, Yahudilik ve politeizmde de var; ama en önemli düşüncelerini Hıristiyan gnostisizmi ortaya koymuştur.

Yeni-Platoncu tutumda bir gnostik olan Origenes (185–245), Augustinus’tan önceki Hıristiyan düşüncesinin en önemli kişisidir. Origenes’in “ Peri arkhon (İlkeler üzerine)” adındaki yapıtından parçalar kalmıştır. Bu yapıt, Hıristiyan inancı ile ilgili öğretileri bir araya getirmeyi deneyen ilk derlemedir. Yapıtta, Platon’un düşünceleriyle Hıristiyan görüşlerinin içiçe olduklarını, bunların bir karışımının sunulduğunu görürüz (Gökberk, 2025). Platon’daki ruhun bu dünya ile başka bir dünya arasında gidip geldiği gibi bazı görüşler, Hıristiyanlık görüşü olmamasına rağmen yer almaktadır.

Ancak bu öğretiye bir birlik, sistemli bir bütünlük kazandıracak, Hıristiyanlığın inanç ve kanılarının tümünü bir bilimsel sitem durumuna getirecek, kısaca: inancın kavramsal formu olan dogmasını kuracak Hıristiyan düşünürü Augustinus’tur (354–430). Augustinus, Orta Çağ Hıristiyan Kültürünün gerçek öğretmenidir; felsefesi, Orta Çağ Hıristiyan Felsefesinin çıkış noktası ve temelidir; öğretisi, genellikle, Hıristiyan Kilisesinin felsefesidir (Gökberk, 2025).

Kilise Babaları felsefesinin en önemli felsefecisi olan Aurelius Augustinus (354–430), yaklaşık bin yıl süren ortaçağın, yaşamı çok renkli geçen. felsefecilerinden biridir. Sıkı bir Hıristiyan düşmanı Maniciyken sıkı bir Hıristiyan olup piskoposluğa kadar yükselmiştir. Akademia kuşkuculuğunun etkisinde kalmış, sonra Platon ile Yeni Platonculukta karar kılmıştır (Güzel, 2002).

Augustinus, Hıristiyanlığı felsefeyle temellendirme çabasında kaynağını Platon’da (ya da daha doğrusu Yeni Platonculukta) bulur. Hıristiyan inancının kavramsal yapısını kesin olarak kurduğu söylenen Augustinus’a göre insan kurtuluşu için çabalamalı, yani Tanrı ile ruh hakkında bilgilenmeye çalışmalıdır. Dolayısıyla da Augustinus için bilgi ile doğru bilgi olanaklıdır. Doğru bilgi denince de zamanla değişen bir doğruluktan sözedilmiyor demektir (Güzel, 2008).

Bilgi anlayışında Augustinus, yine Platoncu ve Aristotelesçi gelenekten oldukça etkilenmiştir. Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik”in hemen başında, insanın mutlu olmak istediğini, “mutlu yaşamak isteyen insanın gerçekleştirmesi gereken etkinliğin” de theoria etkinliği olduğunu (yani ruhun usu olan yanının bir bilme etkinliği) söylemesine benzer biçimde, insan etkinliklerinin varmak istediği amacın mutluluk olduğunu söyler. Mutlu olmanın koşulu da doğru bilgiye ulaşmaktır. Kötülük sorununu yine Yeni Platonculuktan etkilenerek çözen Augustinus, mutluluk konusunda da mutluluğun bilgelik olduğunu söyleyerek Helen geleneğini sürdürür (Güzel, 2002).

Orta Çağ felsefesi (2–15. yy.) döneminde genellikle yapılan şey, antikçağın düşünce dünyasını benimsemek olmuştur. Bundan dolayı, Orta Çağ Felsefesi, ancak, antik felsefenin belli bir açıdan sürüp gitmesi diye anlaşılabilir. Bu felsefe, Hıristiyanlaştırılmış antik felsefedir. Ama Antik Felsefe sonuna kadar bir gerginlik içinde (tartışmalar, çatışmalarla) gelişmişti. Oysa Orta Çağ, benimsediği ve kendine göre biçimlendirdiği felsefeyi, genel olarak, olmuş-bitmiş diye saymıştır. Bu felsefeye göre, Kilisenin benimsediği antik filozoflar ile Kilise düşünürleri “doğru”yu bulmuşlardır (Gökberk, 2025).

Yaradan-yaratık ilişkisi için antikçağın tipik bir görüşü olan Yeni-Platoncu felsefeye göre, Tanrı varlığın kendisidir; geri kalan bütün varolanlar Tanrısal Varlık dolayısıyla, ondan “pay aldıkları” için varolmuşlardır (Gökberk, 2025). Bu düşüncenin, Platon’un idealar kuramının Hıristiyan teolojisi içerisinde yeniden yorumlanmış bir versiyonu olarak değerlendirilebileceği görülmektedir.

Resmi Hıristiyan görüşüne boyuna sızan Yeni-Platonculuk, Hıristiyanlığın bu Tanrı-insan ilişkisi anlayışını hep mistisizme kaydırmıştır. Çünkü Tanrı ile insanın içten yakın oldukları, birbirlerinden birçok basamaklarla ayrı da olsalar, önce eşit oldukları düşüncesi, Yeni-Platonculuğun, dolayısıyla da onun bir görünüşü olan mistisizmin en temelli görüşlerinden biridir (Gökberk, 2025).

Hıristiyan görüşünün Antik Felsefe ile ortak olduğu anlayışlar da, bağdaşıp birleştiği yönler de elbette var. Bunların başında, Platon’un idealizmi ile dualizmini, Aristoteles’in teleolojisini, Stoa’nın monoteizmi ile “önceden belirlenmiş olma” (praedestinatio) inancını sayabiliriz. Antik Çağ Felsefesinden yalnız bir çığır ile, şüphecilik ile, Hıristiyan dünya görüşü, elbette hiçbir şekilde uzlaşamazdı. Çünkü şüphecilik (skepsis), çürütülemez bir doğru’nun insan için olamayacağı, şüphede durup kalınması gerektiği düşüncesindedir. Oysa Hıristiyanlık mutlak bir inanca bağlanıyordu; belli inançlarda kesin bir doğru’ya varmış olduğuna güveniyordu. Şüphecilik ise, böylesine bir doğruya ulaşmayı ilkece olanaksız sayıyordu (Gökberk, 2025). Bu noktada, sofist düşüncenin Orta Çağ boyunca neden dışlandığı ve buna karşılık Platon’un Patristik felsefe açısından neden son derece işlevsel kabul edildiği daha açık biçimde anlaşılmaktadır. Bu süreçle birlikte, felsefe tarihinin yazımında Platon ve Aristoteles merkezli düşünce geleneklerinin giderek “kazanan” konuma yerleşmeye başladığı görülmektedir.

Hıristiyanlık inancını bilimsel bir sistem içine yerleştiren ve eski bir şüpheci olan Augustinus, Platon’un, özellikle de Plotinos’un yazdıklarını okuyunca şüphecilikten de kurtuldu. Platon felsefesiyle Yeni-Platoncu öğretinin üzerindeki etkileri çok derin oldu; bu etkiler bundan böyle bütün ömrü boyunca sürecektir.

Patristik Felsefe, Hıristiyan inancına bir öğreti niteliği kazandırmak yolundaki çaba ve denemelerden oluşmuştur. Skolastik Felsefe ise, Patristik’te artık biçimi belirmiş olan bu öğretiyi temellendirmek ve sistematik olarak derleyip toplamak yönündeki uğraşmalardan gelişmiştir.

Skolastik Felsefenin özelliklerini, genel karakteristiğini belirtmek gerekirse: Patristik Felsefe, bütünüyle, Platonizmin damgasını taşır; Yeni-Platonculuğun bir sürüp gitmesi, onun bir kolu gibidir. Skolastik Felsefe ise, başlıca, Aristoteles’in felsefesine yönelecektir. Platonizmde hep dini bir tutum ağır basar. Bu çığırda bilmek, dönüp dolaşıp sonunda Tanrıyı bilmektir; burada doğruyu özlemek, Tanrıyı özlemektir, Tanrıyı bulmanın mutluluğudur; Tanrıda yok olup kendini ortadan silmedir. Buna karşılık Aristotelizm hep bir bilginliğe yönelmedir; olguların dünyasına bir ilgi duymadır; olgular yığınını sistematik olarak düzenlemek, bunları kavramlarla bir işlemedir. Aristotelizm, Batı Hıristiyan Skolastiği için olduğu gibi, İslâm Skolastiği için de çıkış noktası olmuştur (Gökberk, 2025).

Skolastiğin yöntem bakımından yapmak istediği, aklı (felsefeyi) vahyin doğrularına uygulayarak inanç konularını kavranılır yapmaktır; bununla da, vahye karşı akıl yönünden ileri sürülmüş olan itirazları karşılayabilmektir. Buna göre, Skolastik Felsefenin istediği temellendirmek ve çürütmektir; yeni bir şey bulmak değildir. İşte bu yüzden, Skolastik Felsefe, daha baştan, Aristoteles mantığına dört elle sarılmıştır: Temellendirme (kanıtlama, kanıtlara dayatma) bu mantığın göz önünde bulundurduğu başlıca işti.

6-Tümeller Problemi ve Nominalizmin Zaferi

Orta Çağ’da Platonculuk ve Aristotelesçiliğin nasıl hâkim konuma geldiğini ve bu düşünce geleneklerinden hangi süreçler aracılığıyla uzaklaşılmaya başlandığını anlayabilmek için, Skolastik felsefe boyunca temel bir tartışma alanı oluşturan “tümeller problemi”nin de ele alınması gerekmektedir.

Platon’un değişmez, tümel ve bir olan mutlak gerçeği (idealer dünyası) değişken, olası ve tikel olan nesneler dünyasının ötesinde araması realizmle sonuçlanmış bu da tümeller tartışmasına öncülük yapmıştır. Aristoteles ise Platon’dan ayrılarak tümellerin kendi başlarına bir varlıkları bulunmadığını, buna karşın tikellerin içinde yerleşik olduklarını söylemiş ve bütün realitenin (idea-form, madde ve hareket vb) tikel varlıklardan oluştuğunu ifade etmiştir. Ona göre gerçek dediğimiz alan, belirsiz bir alan değildir. Nesneler dünyası da gölgelerden ibaret değildir. Saf form olan Tanrı dışındaki her şey için, madde, düşünce, kuvvet ve gaye gibi dört temel neden gerekmektedir (Aristoteles, 2023).

Aristoteles’in ılımlı realizmi kendisinden sonra Platon realizmine karşı çok ciddi tepkilerin zeminini hazırlamış ve nominalizmin doğuşunu hızlandırmıştır. Zaten Antisthenes (MÖ 444–368) idealar teorisinin geçersizliğini kanıtlamak için Platon’a cevaben ‘bir at gördüğünü, ancak ‘atlık kavramını’ göremediğini belirtmiş ve adcı düşüncenin ilk örneğini sergilemişti (Kahveci, 2021).

Tümeller sorunu esas itibarı ile tümellerin var olup olmadığı ile değil, nesnel gerçekliklerinin olup olmadığı ile ilgilidir. Diğer bir deyişle tümellerin varlığı her durumda kabul edilmiş; ancak onların nerede olduğu ve insanın onlara nasıl ulaştığı tartışma konusu yapılmıştır. Bu sorun var olduğu iddia edilen tümellerin gerçekliği sorunudur (Hacıkadiroğlu, 1985).

Tümeller tartışmasının önemi, tümellerin nesnel gerçekliğini savunan realizm ve nesnel gerçekliğinin olmadığını savunan nominalizm olmak üzere iki temel yaklaşımın ortaya çıkmasına zemin hazırlamış olmasıdır. Orta Çağ, uzun olduğu kadar içinde barındırdığı pek çok düşünür ve düşünce açısından da yoğun bir dönemdir. Bu düşünsel yoğunluk önemli ölçüde dönemin neredeyse bütününde varlığını korumuş olan tümeller tartışması ile ilişkilidir (Kahveci, 2021).

Hıristiyan felsefesine göre, gerçekten tümel varlık vardır ve o, Tanrı’dır. Tümel varlığın yok olması Tanrı’yı da yok etmektedir. Aynı şekilde tümel varlık var fakat tekilin içinde demek de Tanrı’yı tekil yaparak cisimleştirmektir. Tümel varlık gerçekten yoktur fakat tümel denilen kavramlar sadece birer dilsel ya da zihinsel soyutlamalardır diyen görüş de Tanrı’nın varlığını tehlikeli bir duruma sokmaktadır. O halde, tümellerin varlığı gerçekten Orta Çağ felsefesi için büyük bir sorundur (Çüçen, 2010).

Bu noktada Orta Çağ felsefesinde tümeller tartışmasında üç farklı yaklaşım ortaya çıkmıştır:

1-Katı Kavram Realizmi: Tümel kavramların, nesnelerden önce başlı başına olan subjektif bir realiteleri vardır. Gerçekten tümeller, tikelden ve insan zihninden bağımsız olarak bir gerçekliğe sahiptir. Bu görüş kendini Platon felsefesiyle temellendirmektedir. Orta Çağ’daki başlıca temsilcileri: Saint Augustinus ve Aziz Anselmus (M.S 1033–1109) (Kahveci, 2021).

2-Ilımlı Kavram Realizmi: Ilımlı realizme göre, tümeller gerçek olmasına rağmen tikellerden ayrı bir varoluşa sahip değildirler. Bu yaklaşıma göre tümeller, nesnelerle ilişkileri açısından aşkın değil, içkindirler. Yani tümel kavramlar nesnelerin içindedirler ve bunlar nesnelerin özleriyle ilgili formlardır. Nesnenin dışında ayrıca bir varlıkları yoktur. Var oluşları nesnededir. Bu görüş Aristoteles felsefesiyle kendini temellendirmektedir. Orta Çağ’daki başlıca temsilcileri: Petrus Abelardus (1079–1142), Albertus Magnus (1193–1280), Aziz Thomas Aquinas (1225–1274) (Gökberk, 2025).

3-Nominalizm (Adcılık): Nominalizm sözcüğü Latince ‘Ad’ anlamındaki ‘Nomen’ kelimesinden gelmektedir. Nominalizm, realizmin tam karşıtı olarak tümellerin ne gerçeklikte ne de zihinde bir gerçekliğe ve varoluşa sahip olmadıklarını, onların yalnızca dilde var olabileceklerini savunan görüştür. Nominalistlere göre gerçek olanlar tikeller yani nesnelerdir (Russell, 1970). Aynı zamanda tümel kavramlar nesnelerden sonradırlar ve bizim sonradan kurduğumuz subjektif kavramlardır. Bunlar sadece nesnelere bizim vermiş olduğumuz isimlerdir -adlardır- Kısacası tümeller boş bir sesten başka bir şey değildir. Orta Çağ’daki başlıca temsilcileri: Roscelinus (1050–1125), Ockhamlı William (1285–1347) (Gökberk, 2025).

Orta Çağ’da Platon ve Aristoteles geleneğinden ilk kopma XII. yüzyılda Roscelinus ve Abelardus ile başlamıştır. Ockhamlı William ise Roscelinus’la başlayan nominalist anlayışın şüphesiz en büyük temsilcisidir. Tümelleri düşüncenin konusu olarak kabul etmemesi ve entelektüel bilginin objektif değerine karşı şüpheci bir yaklaşım içerisinde bulunması dolayısıyla nominalizm kavramcılığın karşısında yer almıştır. Batı düşüncesinde adcılığı sistemli bir şekilde savunan ve din eleştirisinde kullanan Roscelin ise tümellerin nesne olabileceğini reddederek onların birer sözcük, ses ve boş isimden ibaret olduğunu söylemiş, gerçek olanın sadece tikel varlıklar olduğunu iddia etmiştir (Kahveci, 2021).

Tümelleri içi boş kavramlar olarak niteleyen Roscelin’e kilise tepki göstermiş, 1092 yılında düşüncelerini yasaklamış ve taraftarlarını mahkûm etmiştir. Bu yüzden yaklaşık olarak iki yüz yıl boyunca tümeller konusunda yeni bir gelişme görülmemiştir.

XIV. yüzyılda ise Ockhamlı William’la birlikte realistlerle mücadele eden ve onların iddialarını çürütmeye çalışarak Aristoteles mantığını Platoncu gelenekten arındırmayı amaçlayan yeni bir adcı (nominalist) akım ortaya çıkmıştır (Kahveci, 2021). Bu süreçte Platoncu ve Aristotelesçi tümelci yaklaşımlara karşı geliştirilen nominalist tutum, zamanla felsefi tartışmalarda belirleyici bir üstünlük kazanmış; böylece sofist düşünceyle ilişkilendirilebilecek erken aydınlanmacı eğilimlerden sonra, felsefe tarihinde yeni bir aydınlanma evresine geçişin önünü açmıştır.

Ockhamlı William varlık sorunu bakımından bir dönüm noktası oluşturur. O, varlık görüşünü dil-dünya ya da düşünce-varlık ilişkisini dikkate alarak oluşturmuştur. Ona kalırsa bu ikili arasındaki ilişki, birebir örtüşen bir ilişki değildir. Dil ya da düşünce var olanı olduğu gibi yansıtan bir ayna değildir. Önermede varolana yüklenen cins, tür, özellik, ilinek gibi (tümel) şeyler, onlara yalnızca dilde yüklenen, tözün kendinde olmayan şeylerdir. Bunlar düşüncede (ya da ruhta) kavram olarak varolan, zihin dışında gerçeklikleri olmayan şeylerdir. Dolayısıyla da yazıda, konuşmada ya da zihinde varolan her şeyin dış dünyada bir karşılığı olmayabilir (Güzel, 2008).

XI. ve XII. yüzyıllar sermayeciliğin feodallikten ve yeni felsefi kavrayışın skolastik felsefeden doğmaya başladığı yüzyıllardır. Böylece felsefe asıl görevine dönerken ilk insancı düşünürleri de ortaya çıkarmış oldu. Bu felsefenin özerkliğe kavuşması yolunda ilk adımların atılmasıydı. Gönülden akla, metafizikten fiziğe, Platonculuktan Aristotelesçiliğe doğru bir dönüşüm gerçekleşiyordu. Bu biraz da Orta Çağ’ın sonunu erkenden bildiren bir belirtiydi. Bu dönüşümde itici gücü özellikle Aristoteles’in mantık metinleri sağladı. Tümeller tartışması felsefe insanlarını çok uğraştırdı ve onlar arasında bitmez tükenmez çekişmelere yol açtı (Timuçin, 1992).

Platonculuktan Aristotelesçiliğe geçiş, felsefi düşünce açısından belirli bir ilerlemeyi temsil etse de, aydınlanma süreciyle arasında hâlen ciddi bir metodolojik engel bulunmaktaydı. Zira Aristoteles’in bilim anlayışı temelde tümdengelimci bir yapıya dayanmakta ve araştırmanın odağına yine tümelleri yerleştirmekteydi. Oysa tümellerden ziyade tikellerin sistematik biçimde incelenmesine, başka bir deyişle tümevarımsal yöntemin benimsenmesine geçilmesi, insanlığın bilimsel ve düşünsel gelişimini mümkün kılacak temel kırılma noktası olacaktı.

Felsefe tarihinde Platoncu realizme karşı bir tepki olarak ortaya çıkan ve sadece tikellerin gerçek olduğunu iddia eden nominalizm, Orta Çağ’da Roscelin ve Ockhamlı William gibi düşünürlerin düşünceleriyle yaygınlık kazanmış modern dönemde ise deneyciler ve mantıkçı pozitivistlerin kuramlarında varlığını devam ettirmiştir. Orta Çağ’ın ardından 17. yüzyıl Batı dünyasında Thomas Hobbes (1588- 1679)’la temsil edilen nominalizm, 18. yüzyılda duyumcu Etienne Bonnot de Condillac (1715–1780) ve yararcı düşünür John Stuart Mill (1806–1873)’in düşüncelerinde varlığını devam ettirmiştir (Kahveci, 2021).

Aydınlanmayla birlikte bilgi arayışında tikellere öncelik verilmesi, bir anlamda gözlem ve deney yöntemiyle tek tek nesneler üzerinde durulması Batı da bilimsel zihniyetin gelişmesiyle sonuçlanmıştır. Bilimsel ilerlemeler sayesinde, kanıtlamaya dayalı doğa bilimlerinde gelişmeler, bununla birlikte inanca dayalı ve tümel kavramlara öncelik veren din bilimlerinde (kilise öğretilerinde) ise gerilemeler görülmüştür. İnsanın sadece tikel kavramların gerçekliğine vakıf olabileceği ve sadece onların varlığını kanıtlayabileceği, buna karşın genel kavramlara ulaşamayacağı ve nesneler âleminde onların varlığını kanıtlayamayacağı anlaşılınca genel kavramlardan oluşan dinin bilimselliği ve geçerliği ciddi biçimde sorgulanır hale gelmiştir.

Sonuç itibariyle sadece görülebilen ve bilinebilen tikel nesnelerin gerçek kabul edilmesi, gözükmeyen hatta deneysel yöntemlerle bilinemeyecek (kanıtlanamayacak) inanç unsurlarını içinde barındıran din için ciddi bir kriz oluşturmuştur (Topaloğlu, 2005). Dinî otoritenin belirleyiciliğini yitirmesiyle birlikte, onunla tarihsel olarak iç içe geçmiş olan Platonculuk ve Aristotelesçilik de aynı ölçüde etkisini kaybetmiştir.

Orta Çağ’da kilisenin huzurunu kaçıran ve yaşanan dünya ile bağlarını koparan nominalizm, Yeni Çağ’da inançla bilim arasına kalın bir hat çizerek her iki olgunun birbirinden iyice ayrılmasına yol açmıştır. Tümellerden söz eden, daha da önemlisi nesneler dünyasında somut karşılığı bulunmayan bir varlığı ve bu varlığın soyut niteliklerini haber veren din ile somut objeleri göz önünde bulunduran ve sadece onlar üzerinde yoğunlaşan bilim, modern dönemle birlikte ortaya çıkan yeni epistemolojik yaklaşımların da katkısıyla kendi gerçek alanlarını fark etmiş ve kendi köşelerine çekilmek zorunda kalmıştır (Topaloğlu, 2005).

Bu durumdan da din, özelde Hıristiyanlık ve kilise, diğer bazı felsefi ve reformcu akımların da etkisi ile skolastik dönemdeki otoritesini yitirmiş ve ciddi kayıplar vermiştir. Yeni dönemle birlikte pozitivist karaktere bürünen nominalizm diğer etkenler içerisinde en önemli rolü üstlenerek rasyonel düşünce ve bilimsel çabaların hız kazanmasına neden olmuş, sonuç itibariyle kutsal kitapların içeriğine din temelli etik değerlere kuşkuyla yaklaşımın önünü açmıştır (Topaloğlu, 2005).

Nominalizm, bilgi arayışında tek tek nesneleri (tikelleri) inceleme gerekliliğinin ortaya çıkışını sağladı. Bunun yolu ise gözlem ve deney yapmaktı. Bu sayede gözlem ve deney yöntemi, güvenilir bilginin bir aracı haline geldi. Gözlem ve deneyin en güvenilir bilgi edinme yöntemi olduğuna dair düşüncenin güçlenmesi, doğa bilimlerinin doğuşunu hızlandırdı. Nominalizmin doğa bilimlerinin önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırması ve güvenilir bilgi edinme sürecinin yolunu açması, bilim ve düşünce tarihi açısından çok önemli bir dönüm noktası olmuştur (Ural, 1988).

Ockhamlı William’la birlikte nominalizm Rönesans ve Reform zamanına kadar etkisini sürdürmüş ve kilisenin dünyayla ilgili bağlarını koparmıştır. Papalığın güçten düşüşünü hızlandırmış, bir anlamda skolastisizmin sonunu hazırlamıştır. Daha da önemlisi deneysel ve seküler bir bakış açısıyla doğa bilimlerinin araştırılmasına zemin hazırlamıştır (Topaloğlu, 2005). Belki de daha önemlisi, Antik Çağ’da Platon ile başlayan, Aristoteles ile daha sistematik hale gelen ve Orta Çağ boyunca Hıristiyan inancı ile bütünleşerek hâkimiyet kazanan idealist, tümelci ve duyum karşıtı saf rasyonalist felsefi geleneğin etkisinden insanlığın büyük ölçüde kurtulmasını sağlamıştır.

7-Francis Bacon’ın “Aristotelesçilik” Eleştirisi

Aristoteles’in tümel odaklı bilim anlayışına en büyük eleştirilerden birini de Francis Bacon (1561–1626) yapmıştır. Bacon, bilginin nedenleri bilmekle mümkün olduğuna ilişkin Aristotelesçi tezi kabul etmiş ancak bu nedenlere ulaşmada takip edeceği yöntemin tercihinde Aristoteles’ten uzaklaşmıştır.

Aristoteles’e göre ilk nedenler ile ilkeleri bilmek bilgeliktir çünkü, bunlar en çok bilinebilir şeylerdir. Bunlar sayesinde, bunlar aracılığıyla bütün diğer şeyler bilinirler. İlk nedenler ile ilkelerin bilimi en üstün bilim olduğu için Aristoteles bunları da soruşturur. Bu soruşturmayla da varlık alanına girer (Güzel, 2003).

Bacon’un itirazı ise ilk nedenler fikrine değil, onlarla işe başlanmasına yöneliktir. Francis Bacon, Aristoteles’in bilgelik anlayışına, ilk nedenlerin ve ilkelerin en bilinebilir şeyler olduğu varsayımını reddettiği için katılmaz. Bacon’a göre insan zihni, doğrudan en genel ilkelere ulaşabilecek yetkinlikte değildir; bu tür soyutlamalar çoğu zaman zihinsel önyargılar ve “zihin putları” üretir (Bacon, 2015). Bu nedenle Aristoteles’in tümdengelimci yöntemi yerine, bilginin ancak tekil olgulardan hareketle deney ve gözlem yoluyla kademeli biçimde genellemelere ulaşan tümevarımsal bir yöntemle elde edilebileceğini savunur. Bacon açısından, ilk nedenlere odaklanan metafizik araştırmalar, doğayı dönüştürme gücünden yoksun oldukları için bilimsel ilerlemeyi sınırlamaktadır.

Geçmişteki bilim ve felsefenin verimsizliğini uygun bir yöntemden yoksun olmaya bağlayan Bacon’a göre akıl, anlayış, tek başına bırakıldığında, tıpkı araçlarla desteklenmeyen el gibi, güçsüzleşir (Bacon, 2015). Bilgiye ulaşabilmek için yeni bir araç, yeni bir mantık, bir novum organum tasarlamak gerekir. Çünkü eski tasımsal mantık, bilimsel buluşlar için faydasızdır.

Tasımsal mantığın yararsızlığına inanan Bacon için artık tek bir seçenek kalmıştır: tümevarım. Tümevarım yoluyla bilimsel ilerleme için yeni yolların bulunacağına kesin olarak inanmış olan Bacon, yaptığı incelemeler sonucunda bilgiyi elde etmede başlıca iki “yöntem” izlendiğini belirlemiştir. Başka bir deyişle tümevarımın iki biçimde uygulana geldiğini tespit etmiştir: 1. Hızla algılardan genel kavramlara yükselmek ve buradan da orta terimi bulmak. 2. Algılardan başlayarak yavaş yavaş genel kavramlara yükselmek. Bacon’a göre birinci yol Aristoteles mantığından kaynaklanmaktadır ve doğanın çeşitliliği karşısında yararı yoktur. Çünkü Aristoteles mantığı gerçekleri aramaktan çok bilinenleri kanıtlamaya, öğretmeye yarar. Bu nedenle bizim tek ümidimiz tedricen genel kavramlara yükselen tümevarımdır (Bacon, 2015).

Bacon’a göre Aristoteles ve izleyicileri veri yığınını gelişi güzel, eleştirmeden ve test etmeden kullanmaktadırlar. Bu ifadede Bacon’ın amaçladığı, Roger Bacon’ın (1214–1292) ileri sürmüş olduğu “deneysel bilimin ikinci ön koşulu”nun, yani doğanın yeni bilgisini elde etmek için sistematik bir biçimde deneyin kullanılması ilkesinin, tam bir uygulanmamın sağlanmasıdır. Bu bağlamda, Bacon tümevarımın uygulanmasında deneyin etkin olarak kullanılması gerektiği konusuna bir kez daha dikkat çekmeyi amaçlamıştır (Topdemir, 1999).

Bacon’ın ikinci eleştirisi ise, Aristotelesçilerin çok hızlı genellemeye git tikleri konusuna yöneliktir. Ona göre Aristotelesçi bilim prosedüründe birkaç gözlemden en genel ilkelere bir anda sıçranmaktadır; ve daha sonra da elde edilen bu ilkeler tümdengelimsel çıkarımın temeli olarak kullanılmaktadır (Topdemir, 1999).

Üçüncü eleştiriye gelince, Bacon, Aristoteles ve izleyicilerinin, bir türün birkaç ferdi için geçerli olan, niteliksel ilişkilerin, o türün bütün fertleri için de geçerli olduğunun kabul edildiği, basit bir sayıştan elde edilen tümevarıma güvendiklerini belirtmektedir. Ancak ona göre, bu tümevarım tekniğinin uygulanımı sıkça yanlış sonuçlara yol açmaktadır. Çünkü olumsuz, aykırı örnekler hesaba katılmamaktadır (Topdemir, 1999).

Bacon tümdengelimsel argümanların, yalnızca eğer onların öncülleri uygun tümevarım dayanağına sahipse, bilimsel değerinin olduğunu vurgulamaktadır ki bu tamamen doğru bir belirlemedir.

Aristotelesçi bilgi anlayışı her ne kadar deneysel gözlemlere belirli bir yer ayırsa da, bilimsel bilginin temellendirilmesinde tümel ilkelere öncelik veren bir çerçeve sunmaktadır. Bu bağlamda, tikellerden hareketle tümel yargılara ulaşmayı amaçlayan tümevarım yöntemi, Aristotelesçi gelenekte sınırlı ve tamamlanmamış bir biçimde ele alınmıştır. Zira sınırlı sayıdaki tikel gözlemden hareketle zorunlu ve evrensel geçerliliğe sahip tümel yargılara ulaşmanın ciddi mantıksal ve epistemolojik eksikleri bulunmaktadır.

Francis Bacon ise bilimin yönteminin sistematik tümevarıma dayanması gerektiğini savunarak, Aristotelesçi bilim anlayışından önemli bir kopuşu temsil etmiştir. Aristoteles’te bilimsel bilgi, her ne kadar deneyime ve gözleme dayansa da, esas olarak tümeller üzerinden kurulan ve tümdengelimsel bir yapı içinde sistematik hâle getirilen bir bilgi türüdür.

Bacon, Novum Organum adlı eserinde, doğaya ilişkin güvenilir ve ilerleyici bilginin, önceden kabul edilmiş tümel ilkelerden değil; dikkatle yürütülen gözlem, deney ve tikel olguların düzenli incelenmesinden hareketle inşa edilmesi gerektiğini göstermiştir. Modern bilimin tarihsel gelişimi de, Bacon’ın bu yöntemsel dönüşüm önerisinin belirleyici etkisini doğrular niteliktedir.

Aristoteles’in bilgi kuramındaki en önemli eksiklik, doğanın (Varlık) bilgisinin elde edilmesinde tümevarımı bir aşama olarak görmesine karşın, bilimsel bilgi tanımından kaynaklanan yanlı bir kabulden dolayı, dikkatini bütünüyle tümdengelime yöneltmesi ve bilimsel araştırmayı bu aşamayla başlatmasından kaynaklanmaktadır (Topdemir, 1999).

Platon ve Aristoteles’in düşünceleri, Orta Çağ’da Hıristiyan inancı ile bütünleşerek önce Patristik, ardından Skolastik felsefe biçiminde kurumsallaşmış; bu süreçte, tikel olguların sistematik gözlemi yerine tümellerin önceliklendirildiği bir bilgi anlayışı hâkim olmuştur. Platon’un idealist metafiziğiyle büyük ölçüde uyumlu olan Hıristiyan teolojisi, bu felsefi mirasla iç içe geçerek Platonculuğu tarihsel olarak oldukça etkili ve aynı zamanda sınırlandırıcı bir konuma taşımıştır. Bu durum, Antik Yunan’daki söz konusu iki filozofun düşüncelerinin, insanlığın yüzyıllar boyunca benzer metafizik ve epistemolojik tartışmalar etrafında dönmesine zemin hazırlamasına yol açmıştır. Ancak yeni düşünsel yaklaşımların ve farklı epistemolojik yönelimlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, bu uzun süreli hâkimiyet aşamalı olarak sona ermeye başlamıştır.

Tümevarım, deneycilik ve duyu verilerinin epistemolojik önemi; bilginin göreciliği ve pragmatik yönü gibi, günümüzde özellikle analitik felsefe bağlamında yeniden merkezî hâle gelen tartışmalar dikkate alındığında, bu kavramlar felsefe tarihinde tanıdık bir yankı uyandırmadı mı? Felsefe tarihi anlatımımızda Orta Çağ’ın sonuna geldik ama sizce de Antik Yunan’da birilerini unutmadık mı? Peki neden?

8-Eski Çağ’da Felsefe Tarihini Nasıl Kazananlar Yazdı?

Tarihsel süreç incelendiğinde, Platon ve Aristoteles’e atfedilen çok sayıda yazılı metnin günümüze ulaştığı görülmektedir. Ancak bu metinlerin günümüze kadar korunmuş olması, içeriklerinin birebir ve değişmeden aktarıldığı anlamına gelmemektedir. Nitekim Antik Çağ filozoflarının eserleri, dönemin yazı malzemesi olan ve Antik Mısır’da yetişen papirüs bitkisinden üretilen papirüsler üzerine kaydedilmiştir.

Sözgelimi, günümüzde tek cilt hâlinde kolaylıkla taşınabilen kitapların aksine, Antik Çağ’da metinler fiziksel olarak parçalı yapılar hâlinde bulunmakta ve çoğu zaman birkaç bölümün birlikte taşınmasıyla sınırlı kalmaktaydı. Bu döneme ait papirüslerde başlıklandırma, noktalama işaretleri, küçük harf kullanımı gibi okuma ve metinleri sınıflandırmayı kolaylaştıran unsurlar yer almamaktaydı. Ayrıca matbaanın henüz icat edilmediği bir dönemde metinlerin çoğaltılması, ancak uzun ve zahmetli bir el yazısı süreciyle mümkün olabiliyordu.

Bu koşullar altında, yazılı metinlere sahip düşünürlerin eserlerinin ne ölçüde özgünlüklerini koruyarak aktarıldığını belirlemek dahi güçken, yazılı eser bırakmamış düşünürlerin tarihsel olarak görünür kılınması çok daha sınırlı imkânlara sahipti. Zira bir düşünürün görüşlerinin sonraki yüzyıllara aktarılabilmesi, yalnızca ilk kayda geçirilmesine değil, aynı zamanda ilerleyen dönemlerde de korunmasına ve yeniden üretilmesine bağlıydı. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Antik Çağ’da etkin olmuş yüzlerce düşünürün görüş ve metinlerinin, kendi dönemlerinde ya da sonraki dönemlerde yeterince muhafaza edilmemesi nedeniyle günümüze ulaşamadığı anlaşılmaktadır.

Matbaanın icadıyla birlikte, metinlerin çoğaltılması ve korunmasına ilişkin pek çok yapısal sorun büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Günümüzde anlaşıldığı biçimiyle matbaanın icadı, 1450 yılı civarında Almanya’nın Mainz kentinde modern basım tekniklerinin temellerini atan Johannes Gutenberg’e atfedilmektedir. Ancak matbaanın icadından çok önceki dönemlerde, düşüncelerin ve metinlerin sonraki kuşaklara aktarılması, büyük ölçüde bireysel çabalar ve el yazısı yoluyla gerçekleşmekteydi. Bu süreçte bazı görüşlerin ya da metinlerin korunması mümkün olurken, bir kısmı ise tarihsel süreklilik içerisinde görünürlüğünü yitirmiştir.

Zira bir düşüncenin matbaa öncesi dönemde günümüze ulaşabilmesi, yalnızca o düşüncenin üretilmiş olmasına değil, aynı zamanda onu sonraki yüzyıllara taşıyacak öğrenciler ve takipçiler tarafından benimsenmesine ve korunmasına bağlıydı. Bu durum, oldukça geniş bir yazılı mirasa sahip olan Platon ve Aristoteles için dahi garanti değildi. Nitekim bu düşünürlerin fikirlerinin yüzyıllar boyunca aktarılabilmesi, öğrencilerinin ve sonraki kuşakların bu fikirleri sürdürmesine ve dönemin hâkim düşünsel ve kurumsal yapılarıyla uyumlu biçimde yeniden üretmesine bağlı olarak mümkün olabilmiştir. Aksi hâlde, bu metinlerin matbaanın icadına kadar korunması son derece güç bir hâl almaktaydı.

Platon ve Aristoteles’e ait metinlerin tarihsel süreklilik kazanmasında, bu düşüncelerin Patristik ve Skolastik felsefeyle büyük ölçüde uyumlu bir biçimde yeniden yorumlanmış olması belirleyici bir rol oynamıştır. Nitekim Orta Çağ boyunca Platonculuk ve Aristotelesçilik, felsefi düşünce üzerinde uzun süre etkili olmuş ve hâkim konumunu korumuştur. Bu bağlamda, Platon ve Aristoteles’in eserlerinin matbaanın icadına kadar aktarılabilmiş olması, söz konusu düşünsel mirasın Orta Çağ’ın teolojik ve felsefi çerçeveleriyle uyumlu biçimde benimsenmiş olmasına bağlıdır.

Buna karşılık, hâkim düşünce gelenekleriyle belirgin bir fikirsel karşıtlık içerisinde yer alan sofistlerin görüşleri, Orta Çağ düşüncesi içerisinde yeterli karşılık bulamamış; bu durum sofist düşüncenin tarihsel aktarım sürecinde geri planda kalmasına yol açmıştır. Sonuç olarak sofist düşünce, büyük ölçüde Antik Yunan bağlamıyla sınırlı kalmış ve sonraki dönemlerde felsefe tarihinin ana anlatıları içerisinde kalıcı bir görünürlük kazanamamıştır.

Bir düşüncenin ya da metnin tarihsel olarak aktarılabilmesi için yalnızca üretildiği dönemde kabul görmesi yeterli değildir; aynı zamanda sonraki dönemlerde de benimsenmesi ve yeniden üretilmesi gerekir. Zira sözlü aktarımın yüzyıllar boyunca kesintisiz biçimde sürdürülmesi, değişen kültürel bağlamlar ve baskın hâle gelen farklı düşünsel çerçeveler nedeniyle son derece sınırlı imkânlara sahiptir. Öte yandan, az sayıda yazılı metnin dahi uzun süre korunması güçtür; korunmuş olsa bile bu metinlerin sonraki dönemlerin düşünsel ve kurumsal yapıları içerisinde kendilerine kalıcı bir yer edinmeleri ayrı bir zorluk teşkil etmektedir.

Eski Çağ’da ortaya çıkan bir düşüncenin Orta Çağ boyunca korunabilmesi ve felsefe tarihinde kendisine kalıcı bir yer edinebilmesi, büyük ölçüde Orta Çağ’ın baskın düşünsel çerçevesi olan Hıristiyanlıkla ya da farklı coğrafyalarda İslam düşüncesiyle uyumlu biçimde yorumlanabilmesine bağlıydı. Bu bağlamda Orta Çağ düşüncesi, Platoncu ve Aristotelesçi felsefeyi benimsemiş ve bu düşünce geleneklerini teolojik çerçevelerle uyumlu hâle getirerek yeniden üretmiştir. Buna karşılık, Tanrı anlayışını sorunlu hâle getirme potansiyeli taşıyan ve materyalist eğilimlere kapı aralayan atomcu düşünürler (Empedokles, Anaksagoras, Leukippos, Demokritos) ile şüpheci, bireyci, deneyci ve bilginin göreciliğini savunan sofist düşünce, Orta Çağ’ın hâkim düşünsel yapısı içerisinde yeterli karşılık bulamamıştır.

Bu nedenle söz konusu düşünce gelenekleri, felsefe tarihinin ana anlatıları içerisinde hak ettikleri ölçüde temsil edilememiştir. Benzer bir durum, modern akademik çalışmalar açısından da gözlemlenmektedir. Platon ve Aristoteles’e ait metinlerin niceliksel fazlalığı ve bu metinlerin sunduğu geniş yorum imkânları, araştırmaların büyük ölçüde bu düşünürler etrafında yoğunlaşmasına yol açmaktadır. Orta Çağ’da da benzer biçimde, metinlerin çokluğu ve yorumlanabilirliği, Yeni-Platonculuk ve Yeni-Aristotelesçilik gibi akımların, Antik Yunan’daki özgün bağlamlarından farklı olarak Hıristiyan teolojisiyle daha uyumlu biçimde yeniden şekillendirilmesine imkân tanımıştır

Akademik alanda Platon ve Aristoteles üzerine yapılan çalışmaların görece geniş bir araştırma alanı sunması ve bu düşünürlere ait yazılı kaynakların nicelik ve nitelik bakımından zenginliği, onların günümüz felsefe literatüründe de merkezi ve belirleyici bir konumda yer aldıklarını göstermektedir. Bu durumu, Bertrand Russell’ın yukarıda aktarılan değerlendirmesiyle yeniden özetlemek mümkündür: “Şüphesiz Platon büyük deha sahibi biriydi ve Aristoteles geniş ölçüde ansiklopedik bir düşünürdü. Ne var ki çağdaş düşünce açısından onlar, sadece hata ilham ederler. Galileo ve Newton’la geçirilecek bir saatin, sağlam bir felsefeye ulaşmak bakımından Platon ve Aristoteles ile geçirilecek bir yıldan daha fazla yardımı dokunur. Ama eğer bir üniversiteye giderseniz bu sizin hocalarınızın görüşü olmayacaktır (Russell, 2020).”

Bu çerçevede, Platon ve Aristoteles’in düşünsel mirasının Orta Çağ felsefesi aracılığıyla tarihsel süreklilik kazanması, felsefe tarihinin yazımında belirleyici bir rol oynadıklarını göstermektedir. Buna karşılık, sofist düşüncenin felsefe tarihinde yeterince görünür olmaması ve hak ettiği önemin çoğu zaman verilmemesi, dönemi açısından dönüştürücü ve aydınlanmacı nitelikler taşımasına rağmen, felsefe tarihinin oluşum sürecinde ikincil bir konuma itilmiş olmasıyla ilişkilendirilebilir. Bu durum, yalnızca genel tarih anlatılarında değil, felsefe tarihinin yazımında da kazanan konumda bulunan düşünce geleneklerinin etkisinin belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır.

9-Sonuç

Platon ve Aristoteles, felsefe tarihinde tartışmasız biçimde merkezi bir konuma sahip büyük düşünürlerdir. Ancak bu merkezi konum, düşüncelerinin tarihsel süreçte ortaya çıkardığı etkilerin eleştirel biçimde değerlendirilmesini gereksiz kılmaz. Nitekim onların felsefi mirasının, felsefi üretimin uzun bir dönem boyunca büyük ölçüde teolojik çerçeveler içerisinde şekillenmesine ve epistemolojik çeşitliliğin sınırlı kalmasına sebep olduğu ileri sürülebilir. Bu bağlamda, felsefe tarihinin yazımıyla ilgilenen araştırmacıların ve akademisyenlerin, düşünürleri yalnızca kurdukları sistemlerin büyüklüğü üzerinden değil, aynı zamanda bu sistemlerin tarihsel süreçte görünür kıldığı ve gölgede bıraktığı düşünce geleneklerini de dikkate alarak değerlendirmeleri gerekir.

Eski Çağ’da sofistlerle birlikte ortaya çıkan; duyum verilerine dayalı, pragmatik ve hümanist bir yönelim taşıyan, aynı zamanda aristokratik değerlere eleştirel yaklaşarak insanı felsefi düşüncenin merkezine yerleştiren süreç, dönemi açısından dikkat çekici ve yenilikçi bir düşünsel hareket olarak değerlendirilmelidir. Buna karşılık, Platon ve Aristoteles’in benimsedikleri felsefi perspektifler, bu tür yaklaşımlarla önemli ölçüde ayrışmaktadır. Bu ayrışma, Platon ve Aristoteles’in kapsamlı felsefi sistemlerinde ve kaleme aldıkları metinlerde sofist düşünceye yönelik eleştirel ve mesafeli bir tutumun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Orta Çağ boyunca Platon ve Aristoteles’in metinlerinin, düşünsel miraslarının ise Yeni-Platonculuk ve Yeni-Aristotelesçilik çerçevesinde belirleyici bir konumda olduğu dikkate alındığında, sofist düşüncenin sonraki dönemlere aktarılmasının son derece sınırlı koşullar altında gerçekleştiği görülmektedir. İlerleyen yüzyıllarda Platoncu ve Aristotelesçi geleneklerin etkisinin kademeli olarak zayıflaması, felsefi düşüncede yeni açılımların önünü açmış olsa da bu süreç, sofistlerin tarihsel görünürlüğünün yeniden tesis edilmesi açısından yeterli olmamıştır.

Günümüzde de Platon ve Aristoteles’in kapsamlı felsefi sistemleri ile gerek bizzat kendileri tarafından kaleme alınan, gerekse sonraki dönemlerde bu düşünürler üzerine üretilen eserlerin hacmi ve çeşitliliği, akademide geniş bir araştırma alanı oluşturmaktadır. Bu durum, felsefe çalışmalarında Eski Çağ bağlamında çoğunlukla Platon ve Aristoteles merkezli incelemelerin tercih edilmesine yol açmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu düşünsel mirasın uzun yüzyıllar boyunca felsefi tartışmaların belirli kavramsal çerçeveler etrafında yoğunlaşmasına sebep olduğu da ileri sürülebilir. Nitekim bu tarihsel süreklilik, günümüzde hâlâ Platoncu ve Aristotelesçi yaklaşımların felsefi gelenekler olarak varlığını sürdürmesiyle açıkça gözlemlenmektedir.

Platon ve Aristoteles, felsefe tarihinde tartışmasız biçimde merkezi bir konuma sahiptir. Ancak bu merkezi konumun, karşıt düşünce geleneklerinin –özellikle sofistlerin– tarihsel görünürlüğünü sınırladığı da göz ardı edilmemelidir. Felsefe tarihinin yazımı, yalnızca düşünsel derinlik değil, aynı zamanda tarihsel üstünlük ilişkileri tarafından da belirlenmiştir. Bu bağlamda sofistlerin, epistemolojik ve metodolojik katkılarına rağmen yeterince temsil edilmemesi, felsefe tarihinin kazananlar tarafından yazıldığı tezini destekler niteliktedir. O halde ulaştığımız sonucu biraz klişe olacak şekilde şöyle özetleyebiliriz:

“Felsefe tarihini de kazananlar yazar.”

Kaynakça

Ağaoğulları, M. Ali (1989). Eski Yunan’da Siyaset Felsefesi, Ankara: Teori Yayınları.

Aristoteles, (2007). Sofistlerin Çürütmeleri Üzerine, Say Yayınları, İstanbul.

Aristoteles, (2023). Metafizik, Bilgesu Yayıncılık, Ankara.

Arslan A. (2010). İlkçağ Felsefe Tarihi II, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Bacon, F. (2015). Novum Organum, BilgeSu Yayıncılık, Ankara.

Cevizci A. (2012). İlkçağ Felsefesi Tarihi, Asa Kitabevi, Bursa.

Çüçen, K. (2010). Orta Çağ ve Rönesans’ta Felsefe, Ezgi Kitabevi, İstanbul.

Gavray, M.-A. (2016). İnsan her şeyin ölçüsü müdür? Çağdaş dünya ışığında Protagoras. Sabah Ülkesi — Kültür-Sanat ve Felsefe Dergisi, Sayı 46, 10–13.

Gökberk M. (2025). Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Guthrie, W.K.C. (2021). Yunan Felsefe Tarihi 3, çev. Sabri Gürses. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Gülsoy, P. (2010). Platon’un Ruh Anlayışı. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Gültekin, T. (2019). “Mağara alegorisi ve simülasyon bağlamında ruh-beden”. Düşünbil Dergisi. 78, 44–49.

Güzel, C. (2008). Antikçağ ile Ortaçağda Varlık Felsefesi. Kaygı. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi, 0(11), 223–235.

Güzel, C. (2002). Aurelius Augustinus’un varlık ile bilgi kavramları. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 19(2).

Güzel, C. (2003). Aristoteles’te Bilgi, Bilim, Bilgide Kesinlik. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 20(1), 126–139.

Hacıkadiroğlu, V. (1985). Bilgi Felsefesi, Metis Yayınları, İstanbul.

Jones W.T. (2006). Batı Felsefesi Tarihi I, Çev. Hakkı Hünler, Paradigma Yayınları, İstanbul.

Kahveci, K. (2021). Felsefeye Yeniden Dönüş: Tümeller Tartışması Üzerine Düşünceler. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi(67), 363–375.

Platon. (2010). Diyaloglar, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Platon. (2018). Menon. Özlem Bayoğlu (çev.), Pinhan Yayıncılık, İstanbul.

Russell, B. (2016). Batı Felsefesi Tarihi Cilt 1: İlk Çağ Felsefesi, Ahmet Fethi (Çev.), Alfa Yayınları, İstanbul.

Russell, B. (2020). Felsefe Yapma Sanatı, H. Kayıkcı, (Çev.), Profil Kitap, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Russell, Bertrand. (1970). Felsefe Meseleleri, Hayrullah Örs (Çev.), Remzi Kitabevi, İstanbul.

Şenel A. (1970). Eski Yunanda Eşitlik Ve Eşitsizlik Üstüne, AÜSBF Yayınları, Ankara.

Tarnas R. (2013). Batı Düşünce Tarihi I, Çev. Yusuf Kaplan, Külliyat Yayınları, İstanbul.

Timuçin, A. (1992). Düşünce Tarihi, B. D. S. Yayınları, İstanbul.

Topaloğlu, A. (2005). Tümeller Sorunu, Nominalizm ve Din, Sayı:34, Ankara: Felsefe Tartışmaları.

Topdemir, H. G. (1999). Francis Bacon’ın Bilim Anlayışı. Felsefe Dünyası, 2(30), 45–50.

Türe, F. (2006). Antik Liberalizm mi Yoksa Modern Sofizm mi? Sosyal Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 6(11), 22–49.

Uçak, Ö. (2006). “Felsefi Farklılaşma Sorulardan Değil Cevaplardan Doğar: Sofistler Ve Platon”. FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 69–76.

Ural, Ş. (1988). Bilim Tarihi, Kırkambar Yayınları, İstanbul.

Yıldızdöken, Ç. (2017). Sofistlerin epistemolojideki yeri ve önemi. Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, 4(12), 185–203.

Zeller E. (2001). Grek Felsefesi Tarihi, A. Aydoğan (Çev.) İz Yayıncılık, İstanbul.


메타데이터
post_id
f2c1da02395a
slug
eski-çağda-felsefe-tarihini-kazananlar-nasıl-yazdı-2-f2c1da02395a
url
https://medium.com/@efeayyildiz16/eski-%C3%A7a%C4%9Fda-felsefe-tarihini-kazananlar-nas%C4%B1l-yazd%C4%B1-2-f2c1da02395a
canonical_url
https://medium.com/@efeayyildiz16/eski-%C3%A7a%C4%9Fda-felsefe-tarihini-kazananlar-nas%C4%B1l-yazd%C4%B1-2-f2c1da02395a
author_url
https://medium.com/@efeayyildiz16
status
ok
fetched_at
2026-07-26 19:06:13