THE INVITE: EVLİLİK AŞKIMIZI ÖLDÜRMÜŞ
Evlilik hayatımızda birbirimizi ne kadar tanıyoruz acaba? Gerçekten sakladığımız sırları paylaştık mı, gerçekten beraber vakit geçiriyor…
THE INVITE: EVLİLİK AŞKIMIZI ÖLDÜRMÜŞ

Evlilik hayatımızda birbirimizi ne kadar tanıyoruz acaba? Gerçekten sakladığımız sırları paylaştık mı, gerçekten beraber vakit geçiriyor muyuz? Birbirimize dürüst oluyor muyuz, tutkularımızı, hislerimiz paylaşıyor muyuz? Geçmişte yapıp da bunların hiçbirini şimdi yapmamaya başladıysak, evliliğimiz ve ilişkimiz bitmek üzeredir. Yani evlilik ölmek üzeredir. Sadece “merhaba, merhaba” demek, hiç konuşmadan birlikte yemek yemek, birlikte yatağa girmek, televizyon izlemek evliliği yürütmez. Bunun adı da zaten evlilik değildir, yabancılıktır adı.
Ünlü oyuncu Olivia Wilde, 3.kez yönetmenliğe geri dönüyor, üstelik bu kez ilk filmi Booksmart gibi komedi türünde. Ama bu seferki komedi, aslında tam anlamıyla bir kara komedi olmaya müsait bir komediyle. Başrollerinde Olivia Wilde, Seth Rogen, Penelope Cruz ve Edward Norton’ın paylaştığı bu çılgın kara komedi evlerinde sıkça misafir ağırlamayan iki evli çiftin misafir ağırladığı o gecede seks teklifi, evlilik ve arzularla dolu yaşananları anlatıyor. Geçtiğimiz yıllarda İstanbul Film Festivali’nde de gösterildiğini hatırladığım ama ne yazık ki hiçbir şekilde izleyemediğim Cesc Gay’in People Upstairs (Sentimental, 2020) filminin Amerikan çevrimi olan The Invite, Bir Film’den bugün vizyona giriyor.

Son derece mütevazi bir evde yaşayan ve birbirlerini çekemez hale gelen Joe ve Angela sıklıkla misafir ağırlayan insanlar değildir, ancak bu düzen, bir akşam yemeğiyle bozulmak üzeredir. Çünkü yeni taşınan gizemli üst kat komşuları akşam yemeğine misafir olarak geliyorlar. Misafir olarak gelen ise psikolog ve neredeyse vegan olan Pina ve eski itfaiyeci Hawk’tur. Bu ikisiyle bir araya gelmeleri, bastırılmış duyguların, arzuların ve içine atılan sırların gün yüzüne çıkmasına sebep oluyor.
Bu filmin anlattığı bir meselesi var, hem de öyle bir mesele ki, biz hala böyle şaşırıyormuş gibi bakıyoruz bu meseleye. Bu meselenin adı Ölü Evlilik. Yani, eskisi gibi taze kalmadığı, artık başında bahsettiğim “merhaba, merhaba”dan başka hiçbir diyaloğun olmadığı, birbirimize sevgili gibi, arkadaş gibi değil, birer yabancı gibi baktığımız o ölü evlilikten bahsediyorum. Belki birçok filmde bu çok karşımıza çıktı ama bu filmde hele ki filmdeki komşularının önünde evliliğin ve ilişkinin gitgide elden gittiğini görmek akıl almaz durum.
Sevgili Khritish Swargiary’nin Compelling a Dead Marriage isimli makalesinde açılışını yaptığı bir paragrafına değinmek lazım. Kulak vermek gerekirse: “Ölü bir evlilik kavramı, evlilik içindeki sıradan geçimsizliklerin ötesine geçerek; ‘geri döndürülemez bir çöküş’ yaşamış ve ‘içlerindeki özü parçalanmış’ bir birlikteliğe atıfta bulunur. Bu da çiftin artık derin bir duygusal bağ kurmadığı ve herhangi bir uzlaşma niyeti olmaksızın fiilen ayrı yaşadığı, ilişkinin içindeki anlamın, canlılığın ve ortak amacın derin kaybına işaret eder.”

Yani aslında filmin anlattığı mesele, bu makaleyi göz önünde bulundurduğumuzda daha iyi anlaşılıyor. Bitmeye başlayan bir ilişkinin anatomisini çizen bu film, bir evin merkezinde mutsuzluğa bırakılmış ilişkileri, bir dolap gibi kilitlenerek bastırılmış arzuları, ortaya çıkan sırlarıyla tam bir katarsise, tam bir yüzleşmeye dönüşüyor.
35mm’lik kameralarla çekilen nostaljik görselliği ve özellikle filme özenli bir şekilde bizi hazırlayan kurgusuyla (ki kurgucudan birisi Yorgos Mavropsaridis), yakın plan ve orta plan ağırlıklı çekimleriyle normal komedi tadında güzel bir atmosfer yaratmış. Sanat yönetmenliği konusunda da hakkını vermek lazım, çünkü film için kurulan masalar, koltuklar, plaklar, piyano gibi eşyalar bence filmin anlatısına gayet iyi bir uyum yakalamış.
Müzikleri de çok iyi ve iki çiftin gerilimlerini bence müzikle güzel yansıtmışlar filme. Sade’in çalan şarkısı, düşen eşyalar, ses tonları ve kapı zilleriyle seyir zevkini iyi bir şekilde aktarıyor. Çok da iyi olmasa da bence gayet iyi aktarılmış müzikleri.
Oyunculukların dördü de çok iyi. Edward Norton ve Seth Rogen, bu filmde zıt kutuplarla sağlam oynamış. Birisi de çekingen, birisi de her şeye girişken. Biri müziğe ilgileniyorken, birisi de başka işlerle ilgileniyor. Edward Norton kendine daha fazla güveniyle, oldukça ilgi çekici hale geliyor. Penelope Cruz ve Olivia Wilde da acayip oynamışlar. Daha rasyonel, daha akılcı yaklaşımı ve güzelliğiyle Penelope Cruz çok sağlam oynuyorken, Olivia Wilde da zırdeli olmaya yakın bir kadını oynuyor. Tam zırdeli.

Uzun lafın kısası, evlilik sonrasında heyecanını gitgide yitirmekte olan bir ilişkiye davet ediyor. Tam anlamıyla ilişkilerin evlilikten sonra sınandığını tek bir mekanda, histerik bir dille anlatan bir kara komedi. Bana kalırsa, bu film kendini uyarlama gibi hissettirmeyen bir film olmuş. Ben kendi adıma beğendim. Komedi sevenleriniz varsa, böyle bir filmi kaçırmayın derim ben. Boşanma arifesindeki evli çiftlerimiz varsa, kesinlikle seyredin derim! Ben kefilim.
Puan: 7,9/10
메타데이터
- post_id
- f5fc28dbde02
- slug
- the-invite-evli̇li̇k-aşkimizi-öldürmüş-f5fc28dbde02
- url
- https://medium.com/@Omercanacioglu/the-invite-evli%CC%87li%CC%87k-a%C5%9Fkimizi-%C3%B6ld%C3%BCrm%C3%BC%C5%9F-f5fc28dbde02
- canonical_url
- https://medium.com/@Omercanacioglu/the-invite-evli%CC%87li%CC%87k-a%C5%9Fkimizi-%C3%B6ld%C3%BCrm%C3%BC%C5%9F-f5fc28dbde02
- author_url
- https://medium.com/@Omercanacioglu
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-08-21 15:42:48