← Back to list

Avrupa’nın Derin Uykusu

Avrupa’nın dünya tarihine yön veren 200 yıllık egemenliği sona mı eriyor? Küresel güç dengelerinde Avrupa artık belirleyici aktör değil mi?

Sernur Yassıkaya · 2020-01-31 09:09 · 40 claps · 6.1 min read
#avrupa-birliği #angela-merkel #huawei #brexit #putin
Open on Medium ↗
Wiki topics: 🎮 · Gaming

Avrupa’nın Derin Uykusu

Avrupa’nın dünya tarihine yön veren 200 yıllık egemenliği sona mı eriyor? Çin yeniden yükselirken, Avrupa tarihin sahnesindeki belirleyici rolünü yitiriyor mu? Avrupa Birliği, küresel gelişmelere dair etki gücünü ve söz söyleme kabiliyetini kaybediyor mu? Brüksel’de alınan kararlar, neden Avrupa’nın diğer başkentlerinde duvara çarpıyor, dikkate alınmıyor? Bugün bütüncül bir Avrupa siyasetinden bahsetmek mümkün mü? İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması (Brexit) hangi sonuçları doğuracak? Avrupalı liderler, İmparator Neron gibi Roma yanarken olup bitine izlemekle mi yetiniyorlar? 2020’de küresel siyaseti ilgilendiren konuların başında Quo vadis Avrupa? (Avrupa nereye gidiyor?) sorusu listenin üst sıralarında yer alıyor.

Sernur Yassıkaya

Merkel’in gör dediği

Avrupa’da akil liderlerin sonuncusu diyebileceğimiz Almanya Şansölyesi (Başbakanı) Angela Merkel’in Eylül ayında Federal Meclis’teki bütçe görüşmelerinde yaptığı konuşma, Avrupa’nın içinden geçtiği sıkıntılı dönemi ve araftaki konumunu göstermesi açısında dikkate değer önemdeydi. Merkel, konuşmasında, “ABD ile Çin arasında artan çekişme ve aynı zamanda Rusya’nın jeostratejik olarak yeniden güçlenmesinin Avrupa için köklü sonuçları var.” diyordu. Bu söz aslında Avrupa’nın jeopolitik açıdan yaşadığı sıkışmaya da işaret ediyordu. Merkel bu önemli konuşmasında Avrupa’nın yaşadığı sancının ve siyasi etkisizliğinin nedenlerini maddeler halinde ortaya koymaktaydı:

· Süper güç ABD’nin ve yükselen ekonomik/askeri güç Çin’in olduğu bir dünyada Avrupa’nın çok taraflılığı kapsayan bir düzen için çalışmalar yapması şart.

· İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (Brexit) ayrılması Avrupa’yı zayıflatacak.

· ABD Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Avrupa’yı koruma rolü üstlenmeyecek.

· Avrupa dünyadaki ihtilafların çözümünde “ayak izi bırakması” ve çözüm çalışmalarında görünürlüğünü artırması gerekiyor.

· Avrupa’nın teknoloji alanında çağı yakalaması, dijitalleşme çalışmalarını hızlandırılmasını gerek.

· Artan yabancı düşmanlığı ve ırkçılığa karşı “sıfır hoşgörü” gösterilmesi lazım.

Almanya Şansölyesi Merkel, Avrupa’nın küresel alandaki güncel görünümünü yukarıdaki maddelerle yansıttığını söylemek mümkün. Özellikle son 40 yılda Avrupa’nın küresel meselelerde bir siyasi güç olduğunu iddia etmek zor. Avrupa için kullanılan “Siyasi cüce, ekonomik dev” tanımı bu dönemi belki de en iyi anlatan çerçeveyi çiziyordu. Evet, Avrupa belki siyasi anlamda gelişmelere yön verme konusunda hiçbir zaman ABD kadar etkili bir güç olamadı ama ekonomik gücünü, taşıdığını iddia ettiği demokratik ve liberal değerlerle harmanlayarak oluşturduğu “yumuşak güç” ile dünyanın diğer bölgelerindeki ülkeler için bir çekim noktası, “ilham kaynağı” olma kabiliyetine sahipti. Avrupa’nın bir “Barış adası” olarak kendisini konumlandırması, milliyetçilik, populizm ve ırkçılık yerine demokratik değerleri ve insan haklarını önceleyen duruşu, yakın coğrafyasındaki ülkelerin de bu değerleri savunmasını kolaylaştırmaktaydı. Ne var ki son 10 sene de yaşanan gelişmeler, Avrupa’nın ve ulusüstü bir yapı olan Avrupa Birliği’nin yukarıda çizdiğimiz çerçeveden hızla uzaklaştığını göstermekte. Bugün kıtadaki gelişmeler hakkında konuşurken, “Barış adası” yerine korumacı güdülerin yükselişini ifade eden “Avrupa kalesi” metaforunun kullanılması yaşanan 180 derecelik dönüşümü bize özetlemekte.

Dört parçalı endişeler kıtası

Günümüzde Avrupa deyince bütüncül bir yapıdan söz etmemiz mümkün mü? Bu soruya “evet” cevabı vermek mümkün değil. İngiltere’yi dışarıda tutacak olursak kabaca bakıldığında bugün dört parçaya ayrılmış bir kıtadan söz etmek mümkün. Bunlardan birincisi Akdeniz Avrupası, İkincisi orta ve doğu Avrupa, üçüncüsü Almanya ve Fransa’nın oluşturduğu merkez Avrupa, dördüncüsü ise sosyal refah devletinin hala daha ayakta kaldığı İskandinav Avrupası. Bu dört Avrupa’nın da kendilerinin belirlediği, çatışan öncelikleri mevcut. Akdeniz Avrupa’sı için en sıcak meseles, Afrika ve Ortadoğu üzerinden gelen göçmen akını. İspanya, İtalya ve Yunanistan’da hükümetlerin önceliği bu akına karşı güçlü bir politikanın geliştirilmesi. Üç ülkede sorunun kıyılarına yaklaşan göçmen botlarını karşılamakla çözülemeyeceğinin farkında. Orta ve doğu Avrupa’nın başlıca endişesi ise güvenlik. Vladimir Putin’in 20 yıllık iktidarı ile Rusya’nın tekrar ayakları üzerinde durması ve özellikle Ukrayna’da yaşanan gelişmeler, Polonya, Romanya, Çekya ve Macaristan gibi eski Demir Perde ülkelerini, Brüksel’den ziyade Washington’un şemsiyesine sığınmayı tercih etmiş durumda. Güvenlik kaygısı, ekonomik sıkıntılarla birleşince bu ülkelerde populist iktidarların güçlenmesinin de önünü açıyor. Merkez Avrupa’nın öncelikli sorunu ise küresel ekonomide zayıflayan rekabetçilik, dijital çağın gerisinde kalma, bozulan sosyal devlet yapısı ve statükodaki çözülme. Fransa’da “Sarı Yelekliler”, Almanya’da yükselen aşırı sağ siyaset ile kendini gösteren bu yeni durum karşısında, merkez Avrupa kıtanın tamamına liderlik etme özelliğini de kaybediyor. Boşluğu ise ABD, Rusya veya Çin doldurmak için harekete geçmiş durumda. İskandinav Avrupa’sı içinse öncelik yükselen ırkçılık. İsveç, Danimarka, Norveç ve Finlandiya’da aşırı sağ siyaset ya koalisyon ortağı ya da ana muhalefeti oluşturmakta. Daralan ekonomi karşısında, sosyal refah devletini ayakta tutmaya çalışan İskandinav ülkeleri de, içe kapanma dürtüsünü kılcal damarlarına kadar hissediyor.

Yaşlı kıta muhafazakarlaşıyor!

Demografik eğilimlere bakıldığında Avrupa Birliği’ni oluşturan ülkeler eğer göç almazsa kıtanın nüfusunun her geçen yıl azalacağı görülmekte. Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) 2018 verileri bu gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Bu verilere göre Avrupa 2017 yılında 1,1 milyonluk göç almamış olsaydı, nüfusu gerileyecekti. Çünkü karşımızda ölüm oranları doğum oranlarını geçen bir kıta söz konusu. Eurostat’ın verilerine gore 2017 yılında AB’de toplam 5 milyon 262 bin 700 ölüm, 5 milyon 58 bin 600 doğum gerçekleşti. Yani ölümlerin doğumlara fark attı. AB’nin nüfus artışı yaklaşık 1,1 milyon göçmenden kaynaklı olarak artış gösterdi. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada nüfusu hızla azalan ilk 10 ülkenin tamamı Doğu Avrupa’da bulunuyor. Eurostat’ın 2017 raporunda Avrupa Birliği ülkelerinin nüfus ortalamalarında 65 yaş ve üzeri kesimin payının yüzde 19,4'e yükselmiş durumda. Avrupa’da 64 yaş üzerinde kişilerin sayısı 100 milyonu aştı. Yunanistan ve İtalya’da bu oran neredeyse yüzde 40’ı buluyor. Avrupa’da yaşlı nüfus hızla artarken, genç nüfus ise düşen doğum oranları nedeniyle hızla azalmakta. Örneğin Almanya’da genç nüfusun hızla azaldığı yapılan araştırmalarla kanıtlanmış durumda. Bugün, Avrupa’da 3 çalışanın 1 yaşlıya baktığı ve sosyal güvenlik dengesinin hızla bozulduğu bir döneme girilmiş durumda. Bozulan nüfus dengesi, yaşlanma ve genç nüfustaki azalış, kıta ülkelerinde siyasetin, ekonominin ve sosyal hayatın muhafazakarlaşmasını da beraberinde getiriyor. İngiltere’de Aralık ayında yapılan ve Brexit yanlısı Boris Jonhson’un tek başına iktidarı garantilediği erken seçimde de görüldüğü gibi 40 yaş ve üstü nüfus elindekini korumak güdüsüyle muhafazakar ve populist yapılara yönelmekte. Benzer eğilim Almanya ve Fransa’da da statükoyu temsil ederen merkez sağ ve sosyal demokrat partilerde yaşanan erime ve AfD gibi aşırı sağ, ya da Yeşiller gibi sol uç partilerin merkeze doğru yürümesiyle kendini göstermekte. Fransa’da Emmanuel Macron’un sürpriz bir şekilde Cumhurbaşkanı seçilmesi de bu trendin bir sonucu olarak görmek mümkün.

Google ve Huawei arasında

Evet bir dönem teknolojinin ve sanayinin merkezi olan Avrupa kıtası artık iki devin rekabet sahasına dönüşmüş durumda. Bir tarafta Avrupa’nın Soğuk Savaş’ta kader birliği yaptığı ABD’nin teknoloji devleri (Google, Facebook, Amazon) diğer tarafta yoğun ticari ilişkiye sahip olduğu yeni küresel güç Çin’in teknolojideki amiral gemisi Huawei arasında sıkışıp kalan Brüksel, Paris ve Berlin. Almanya’nın başkenti Berlin’de Aralık ayında 5G ihalelerinden Huawei’nin tamamen yasaklanmasını talep eden bir yasa tasarısının koalisyon partileri ve muhalefet milletvekillerinin ortak adımlarıyla Şansöyle Merkel’e rağmen geçirilmek istenmesi, öte yandan Fransa’nın Google’a rekabete aykırı davrandığı gerekçesiyle 150 milyon euro para cezası kesmesi, kıtanın Çin ve ABD arasında sıkışmışlığının ve dahası teknolojik rekabette geri kalmışlığını bir kez daha göz önüne serdi. Çin’in Berlin büyükelçisinin Huawei’yi almazsanız, BMW ve Mercedes’i içeri sokmayız tehdidi, Almanya’nın tüylerini diken diken etmiş durumda. Almanya otomotiv ihracatının neredeyse 3’te 1’ini Çin’e yapıyor!

Sert güç in, yumuşak güç out!

Dünyamız yüz yıl sonra jeopolitiğin güçlendiği bir döneme 2019 yılında giriş yaptı. Bu trend 2020’de de devam edecek. Yumuşa güç ve diplomasinin silahlı kuvvetlerle yani sert güçle desteklenmediği hiçbir adımın bu dönemde başarılı olması mümkün gözükmüyor. Yaklaşık 60 yıldır ABD güvenlik şemsiyesi altında, inanılmaz bir ekonomik konfor içinde yaşayan kıta Avrupa’sının bu gerçeği farketmesi ve yaşadıkları rüyadan uyanması oldukça güç oldu. Avrupa için bu sürece, ekonomik alanda düşüş yaşadıkları bir dönemde yakalanmaları ise ikinci bir talihsizlik. İçeride yaşanan ekonomik sıkıntılar ile gelecek kaygısına düşmüş yaşlı bir nüfusu ve seçmen kitlesini, bütçede savunmaya daha fazla pay ayrılması için ikna etmek, Avrupalı siyasiler için oldukça pahalıya patlayabilir. Dahası, ABD, Rusya ve Çin’in askeri güçlerini daha sık kullanmaya başladıkları bir dönemde Avrupa Birliği’nin henüz daha “Avrupa ordusu” fikrini tartışmaktan öteye geçemediği düşünüldüğünde, Brüksel’in, güvenlik kaygılarının öne çıktığı günümüzde çevre ve deniz ötesi ülkeler için aranılan ortak olamayacağı aşikar. İngiltere ve Fransa gibi ülkeler de bu durumun farkına vardıklarından olsa gerek, biri (Londra) AB’den tamamen çıkmayı ve kendi jeopolitik stratejisini çizmeyi tercih ederken, diğeri de (Paris) başta Ortadoğu ve Afrika olmak üzere askeri gücünü kimi zaman ABD ile birlikte de olsa yansıtmaya başlamış durumda. Fransa’nın bugün Afrika’nın Sahel bölgesinde giriştiği “terörle mücadele” operasyonlarının aslında, dünyaya “askeri gücünü sergileme” çabası olduğunu görmek gerekiyor. Merkel’in yukarıda paylaştığımız “ABD güvenlik şemsiyesinden çıkan bir Avrupa” eğer alternatifini geliştiremezse yakın çevresinde etkin bir siyasi güç konumunu koruması da mümkün değil. Polonya, Macaristan ve Romanya’nın şimdiden Washignton’u Brüksel’e tercih etmesi de zaten bu zayıflıkla yakından ilişkili.

Çok vitesli Avrupa’ya doğru

Küresel siyasette Çin, ABD hatta Rusya’nın gerisinde kalan, iç siyasette birbiriyle ilişkili, kısa dönemde çözülemeyecek, acil ve kritik sorunlarla boğuşan, ekonomik alanda dijital ekonomiye geçişi henüz sağlayamamış, teknolojik rekabette üstünlüğünü kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalan Avrupa, demokrasi, insan hakları ve liberal değerler konusunda da çekim merkezi olma hüviyetini her geçen gün kaybediyor. Yukarıda kabaca çerçevesini çizmeye çalıştığımız bu resimde, Avrupa’nın siyasi bir güç olarak hem çevresindeki hem de küresel alandaki gelişmelere nüfuz etmesini beklemek oldukça zor. Bugün, Brüksel bir bürokratik bataklığı andırırken, AB üyesi ülkelerin gerçekte Birliğe ne kadar bağlı olduğu da tartışmalıdır. ABD ve Çin’in bazı Avrupa başkentlerindeki etkisinin Brüksel’den çok daha fazla olduğu bir gerçek. Son olarak İtalya’nın Berlin ve Paris’in tüm tepkisine rağmen Çin ile imzaladığı anlaşmalar da Avrupa Birliği adlı kurumun gücünün her geçen gün solduğunu göstermekte. Öncelikleri farklılaşan Avrupa devletleri için Brüksel bir care olmaktan ziyade ayak bağı olarak görülmeye başlanmış durumda. 2020 yılında İngiltere’nin Brexit sürecini tamamlamasıyla, Avrupa Birliği’nin çok vitesli olarak adlandırılan bir yapıya geçme ihtimalinin de arttığı görülmekte. Avrupa iç meselelerine doğru cevaplar üretmedikçe, küresel alanda aktif ve sözü dinlenen bir aktör olması da mümkün olmayacak.

** Bu yazı, Z Raporu Dergisi Ocak 2020 sayısında yayınlanan dosyanın tam metnidir.


메타데이터
post_id
fb31ae8a79ed
slug
avrupanın-derin-uykusu-fb31ae8a79ed
url
https://medium.com/@SernurY/avrupan%C4%B1n-derin-uykusu-fb31ae8a79ed
canonical_url
https://medium.com/@SernurY/avrupan%C4%B1n-derin-uykusu-fb31ae8a79ed
author_url
https://medium.com/@SernurY
status
ok
fetched_at
2026-07-29 07:39:48